Latest Movie :
Recent Movies

GRAND OTEL

Orijinal film adı: Grand Hotel

IMDB: 7,6 / 10

Tür: Dram

Süre: 1 sa. 52 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1932

Ülke: ABD

Yönetmen: Edmund Goulding 

Oyuncular: Greta Garbo
 John Barrymore, Joan Crawford, Wallace Beery, Lionel Barrymore



Favori diyalog (Quote of the film):







Selamlar!

Anne Frank'i çoğunuz okumuş, duymuş ya da filmini izlemişsinizdir. Nazi işgali sırasında Amsterdam'daki evlerinin bodrumunda 2 sene hiç dışarı çıkmadan ailesi ve komşularıyla yaşamak zorunda kalan minik Alman kız...

Anne Frank
Zavallı Anne, o bodrum katındaki odasında günlüğü ve süslediği duvarına bakarak kurduğu hayalleri ile hayata tutunmaya çalışır. Fakat maalesef Gestapo tarafından bulunur ve çocukların hapsedildiği bir kampta ailesiyle birlikte ölür...Sadece babası hayatta kalmayı başarır. Saklandıklara yere geri dönüp minik kızın günlüğünü bulur ve bizlerle de buluşturur...
Anne'in duvarına astığı fotoğraflardan birinde vardır Greta Garbo tüm güzelliği ile...
Anne Frank'in odasının duvarı

Duvardaki Greta Garbo fotoğrafı...
Hayata bakın ki Anne'in hayranı olduğu Greta Garbo'nun bir hayranı daha vardır: Anne'in ölümüne neden olan Adolf Hitler! İşte sanat bazen bu tarz oyunlarla buluşturabilir farklı dünyaları...

Greta Garbo filmleri genelde çok melankolik olur. Kendi de melankolik bir insandır. Ben bile hayatını okurken ve yazarken etkisinde kalmadım değil. Kadını mutlu olarak sayılı dakikalarda görürsünüz çoğu filminde. Maalesef bu filminde de öyle. Yine de bana kalırsa Greta Garbo'nun en iyi filmlerinden biridir Grand Hotel. Bunda filmin kadrosunda yer alan diğer muhteşem oyuncuların da etkisi büyük. Özellikle Joan Crawford...Bu filmle bir Greta Garbo hayranı olmayı beklerken ben bir Joan Crawford hayranı oldum diyebilirim:) 


Greta Garbo

Joan Crawford
Aslında size detaylı olarak Joan Crawford'dan bahsetmeyi düşünürken, bu filmin Garbo'nun en iyi filmlerinden biri olduğu gerekçesiyle, Garbo'yu detaylıca tanımanın daha doğru olduğu kanısına vardım. O zaman buyrun kendisini biraz tanıyalım :)

Greta Garbo, İsveç'in Stochholm şehrinde işçi bir anne ve babanın kızı olarak dünyaya gelir. 14 yaşındayken babasının ani ölümü, Greta'yı okulu bırakarak çalışmaya iter. Bir giyim mağazasında işe başlayan genç kız, güzelliği fark edilmeyecek gibi olmayınca, mağazanın şapka modelliğini yaparak gazetelerde çıkan reklamlarında yer alır. Kısa bir süre sonra aynı mağazanın kısa reklam filmlerinde de boy göstermeye başlar. Bu zamana kadar herhangi bir oyunculuk deneyimi olmayan ve çocukluğundan beri bu yönde büyük hayalleri olan Greta, bu reklamla bir komedi film yönetmeninin dikkatini çeker ve bir filminde yer alması için teklif alır. Bu ilk tecrübesinden hem keyif hem de cesaret alır Greta. İsveç Drama Okuluna (1922) başvurur ve burs kazanır. Ve nihayet İsveçli büyük bir yönetmen (Mauritz Stiller) onu fark eder; drama okulundan koparır ve bir filminde rol verir: Gösta Berling Saga (1924). Greta bu filmde henüz 18 yaşındadır:)
Gösta Berling Saga (1924)
18 yaşındadır ama yaşına göre çok olgun ve farklı bir görünümü ve elektriği vardır Garbo'nun. Bu elektriği Hollywood da kaçırmaz ve MGM (Metro Golden Mayer) onu fark eder. Aynı yıl Greta ile uzun vadeli bir sözleşme imzalar yapım şirketi. Ama Greta tek kelime İngilizce bilmiyordur:) ilk Amerikan yapım filmi 1926'da tamamlanır ve seyircisiyle buluşur: Torrent. Greta'nın en büyük şansı, sessiz film dönemi olduğu için, tek kelime İngilizce dahi konuşmasına gerek olmamasıdır:)
Greta Garbo & Ricardo Cortez, Torrent (1926)
Hollywood bu eşsiz kadının gözleriyle sergilediği oyunculuğa hayran kalır. Kadın oyunculuk yapmıyor, adeta rollerini yaşıyordur. Bunu rol arkadaşı Ricardo Cortez de dile getirir bu şekilde. Kısa zamanda sessiz filmde bir çok ünlü meslektaşını geride bırakarak zirveye ulaşır Garbo. 

1924 yılına geldiğimizde ise ülke olarak şöyle bir talihsizlik yaşarız: Greta Garbo ve yönetmeni Stiller "The Odalisque from Smryna" filminin çekimleri için İstanbul'a gelir. Fakat film daha çekimlerine başlanamadan finans sıkıntısı yaşadığından çekimler iptal olur. Bu süre zarfında Garbo, Pera otelinde kalır ve İstanbul turları da unutulmaz.

Garbo İstanbul sokaklarında

Garbo ve Ayasofya Müzesi

Greta Garbo Pera Otelinde
Garbo'nun farklı ve karizmatik sesini ilk defa 1930 yılında "Anna Christie" filmi ile duyarız. Hatta MGM "Greta talks!(Greta konuşuyor)" diye filmin promosyon reklamını da yapar ilanlar aracılığıyla. Evet herkes bu eşsiz bakışlı kadının sesini merak etmektedir.

"Greta Garbo konuşuyor-Dünya dinliyor!"

"İlk sesli filmi!"
İlk sesli repliğinde barmenden viski ister Garbo:) Sonuç herkes için inanılmazdır. İsveç şivesiyle farklılaştırdığı İngilizcesi ise hayranlık uyandırır. Kadının sesi ne şuhtur ne de seksi. Bambaşkadır. Erkeksi de değildir kadınsı da...Tam bir Garbo sesidir...
Bu filmle aday olduğu en iyi kadın oyuncu Oscar ödülünü kazanamasa da, Hollywood'da yerini iyice sağlamlaştırır. 

Greta Garbo & Charles Bickford, Anna Christie (1930)
1931 yapım "Mata Hari" filmi ise hit filmi olur Garbo'nun. Bu filmde Alman ajanlığı ile suçlanan egzotik bir dansçıyı canlandırır. Dansı, büyüleyici güzelliği ve karizmasıyla milyonları büyüler Garbo...Yine de rollerinde rahatsızdır. Yaşına göre çok olgun ve seksi kadınları canlandırdığını ve bunun kadınları basitleştirdiğini düşünür. Kadınsılığına bir güç bir gizem de katar. Sette çoğu zaman işler istediği şekilde yürümezse "Benim İsveç'e geri dönme vaktim geldi sanırım" diyerek tüm set ekibi ve yapımcıları telaşlandırır:) Ve sonuç her zaman Garbo'nun istediği şekilde sonuçlanır. Garbo artık Hollywood'un en parlak yıldızlarından biridir. Hal böyle olunca yaptırım gücüyle beraber aldığı ücret de fazlasıyla artmaya başlar. Hatta o dönem yüksek ücretleriyle film gelirini oldukça düşüren "Box Office Poison (Box Office Zehirleri)" listesine de girer:) Bu isimler arasında Bette Davis ve Katharine Hepburn de vardır.

Mata Hari (1931)
Bunun yanında çok da disiplinli ve sorumluluk sahibi bir aktristtir ve onu tatmin etmek çok zordur. Herkesten önce sete gelir ve paydos zamanı geldiği anda işler yarım kalsa dahi saatini işaret ederek oradan ayrılır. Rolüne girmek için çok farklı bir şey talep eder ve çoğu zaman da ekibi zor durumda bırakır. Sahnelerinde kameraman ve ışık görevlisi dışında herkesin seti terk etmesini ister. Buna yönetmen de dahildir! Çevresinde insanlar olduğu sürece role ve büyüye girmekte zorlandığını söyler. Belki de bu sebeptendir ki rollerine fazlasıyla bürünür. 

Bu filminden sonra en önemli filmleri Grand Hotel (1932), Kraliçe Christina (1933), Anna Karenina (1935) ve La Dam o Kamelya (1936)'dır. Hatta son ikisi en önemli filmleri arasında gösterilir.

Fakat Amerika 2.Dünya savaşına hazırlanmaktadır ve buhran dönemi kendisini göstermeye başlar. Milliyetçilik duygusuyla yanıp tutuşan halk, sinemalarda da kendi ırkından insanları seyretmek ister. Belki de bu sebeptendir ki 1937 yılında Garbo'nun "Conquest" filmi büyük bir başarısızlıkla sonuçlanır. Zaten son senelerde de gelir ağırlıklı Amerika'dan değil, filmlerin satıldığı Avrupa'dan gelmektedir. 
Hal böyle olunca yönetmen Ernst Lubitsch çareyi Garbo'yu komedi filmlerine iterek, biraz da gülümseyen yüzünü göstermekte arar. 1939 Ninorchka filmi maalesef beklenildiği başarıya ulaşamaz, Garbo'yu ilk defa uzun uzun gülerken görse de izleyicisi...1941 yapım "İki yüzlü kadın" filmi ise Garbo için bir yıkımdır. Bu filmden sonra emeklilik kararı alan Garbo henüz 36 yaşındadır ve sadece 28 filmde rol almıştır. Bir kaç film projesiyle geri dönme kararı alsa da hep aksilikler yaşanır ve projeler iptal olur. Ve Garbo Hollywood'a ve kariyerine veda eder. 1951'de Amerikan vatandaşı olur. 1954 yılında ise Hollywood'a kattığı benzersiz oyunculuğuyla Oscar Onur ödülüne layık görülür.

Herkesin ciddi anlamda merak ettiği ve tanımak istediği bu esrarengiz kadın, basına röportaj vermez, hayranları için imza dağıtmaz; onlarla her türlü iletişimde kendisini kapar ve hiç bir film prömiyerine ve ödül törenine gitmez. Kadın akrabalık ilişkilerini dahi gizli tutar. Greta Garbo tam bir gizemdir. Yıllar sonra buna ise basit bir açıklama getirir ünlü aktrist: İngilizcesi her zaman kendisini ifade etmekte yetersiz kalır. Hal böyle olunca sessizliğe bürünür. Zaten utangaç bir insanken, gittiği her yerde masalarda magazin habercilerini gördükçe de hiç hata yapmamak ve hiç konuşmamayı tercih eder. Biseksüel olduğu da bilinen sanatçı, her ne kadar kendi dünyasına çekilse ve yalnızlığı çok sevse de sanıldığı kadar mütevazi de yaşamaz bir dönem. Jet sosyete ile tüm Avrupa'yı gezer, partilere de katılır. 1970'lerde ise durulur. Amerika'yı ve yaşadığı New York şehrini ruhsuz olarak hep eleştirse de ömrünün son gününe kadar orada yaşar. Ama susar, susar, susar...

Filmimizin kadrosunda Joan Crawford yanında o dönemin yine kült oyuncularından John Barrymore ve Lionel Barrymore da vardır. Bunlar Barrymore kardeşlerdir. Bu kardeşlerin arasında sevgililer gününde instagram hesabımda paylaştığım "Alevli kalpler"filminde hala rolüyle hatırlayacağınız Ethel Barrymore da vardır. 

Sırasıyla John, Ethel ve Lionel Barrymore
Barrymore'lar inanır mısınız 5 kuşak oyuncu kökenlidir. Ailenin ilk aktörünü de paylaşayım hadi eksik kalmasın:) (Yine başladım sanırım bilgi bombardımanına ama olsun ilginç bir yere geleceğim:))

John Drew Sr. (1827-1862)
Louisa Lane (1820-1897)
Ve filmimizde yer alan John Drew Barrymore, ünlü oyuncu Drew Barrymore'un dedesinin babasıdır:) John Barrymore oğluna da kendi ismini vermiştir.
Drew Barrymore dedesi John Drew Barrymore ile
Tamam haklısınız konumuza geçiyoruz:) Buyrun:

Konu:
Grand Hotel Berlin'in en pahalı otelidir. Orada kalmakta olan Dr.Ottersnschlag'ın (Lewis Stone) da dediği gibi insanlar gelir ve insanlar gider bu otelden. O sırada otelde kalan isimler ise ilginçtir: Kumar borcu olan ve bunu otelde kalan ünlü Rus balerin Grusinskaya'nın (Greta Garbo) incilerini çalmak için fırsat kollayan Baron von Giegern (John Barrymore); ömrünün son günlerini geçirmek ve hoyratça para harcamak amacıyla orada bulunan memur Bay Kringelein (Lionel Barrymore); tesadüfen orada iş için bulunan patronu Preysing (Wallace Beery) ve Preysing'in sekreteri olarak orada bulunan Bayan Flaemmchen (Joan Crawford). 
Alacaklıları tarafından sıkıştırılan baron bir gece gizlice Grusinskaya'nın odasına girer ve incisini çalar. Tam çıkarken ise odaya kadın gelir. Kadının depresif ruh halinden ve söylediklerinden intihar edeceğini anlayan Baron dayanamaz ve kadına görünür. Niyetini de açıkça anlatan Baron ve kadın birbirlerinin çekimine karşı koyamaz ve aşık olurlar. Grusinskaya ise kısa bir süre önce aşkını kaybetmiştir. Bu üzüntü onu dansından da uzaklaştırmaya başlamıştır. Oysa ki herkes tarafından tapılan bir dansçıdır kadın. 

Baronun centilmenliğinden ve insanlığından etkilenen bir başka kadın daha Baron'a aşık olmuştur: Bayan Flaemmchen. Bayan Flaemmchen, Baron'dan, gariban Bay Kringelein'a destek olurken etkilenir. Bay Kringelein hayatı boyunca sert ve kötü karakterli sanayi patronu Preysing için düşük ücretle çalışmış ve hayatını yaşayamamıştır. Ömrünün son günlerini ise tüm biriktirdiği parayı bu otelde harcayarak geçirmeyi planlar. Fakat zavallı adam iyi vakit nasıl geçirilir onu bile bilemez. Çoğu zaman da sosyal statüsü anlaşıldığından hor görülür. İşte tam bu noktada Baron ona destek olur. Ve o da Baron'u çok sever. Bayan Flaemmchen çok güzel bir kadındır. Fakat sekreterlik işi onun geçimini sağlayamaz. Dolayısıyla o da çoğu zaman onun kadınlığından faydalanmak isteyen patronlarına karşı koymaz ve karşılığında giyecek ve seyahat giderleri alır. 




Çaresiz Baron, Grusinskaya'nın incilerine kıyamadığı gibi, Bay Kringelein'ı da soymaya kıyamaz. Tek çare Preysing'i soymaktır. Fakat maalesef işler hiç de planlandığı gibi gitmez...

Keyifli seyirler dilerim!

Bilgi ve yorumlar (SPOILER ALERT – Filmi izledikten sonra okumanızı öneririm!)

Farkındaysanız oyuncuların hepsinin bir arada olduğu bir fotoğraf koyamadım konu bölümümüzde:) Bunun sebebi de filmde, bu ünlü oyuncuların tümünün olduğu bir sahne bulunmamasıdır. Filmin yapımcısı Irving Thalberg ve ünlü yönetmen Edmund Goulding bu film ile bir risk alır aslında. Film şimdiye kadar denenmemiş bir uygulamayla tam 5 film yıldızını bir araya getirmiştir. Bunlar yukarda da bahsettiğim Oscar ödüllü Lionel Barrymore; kardeşi o dönemin ünlü jönlerinden John Barrymore; bu filmle ününü iyice pekiştiren Joan Crawford; Oscar ödüllü Wallace Beery; ve tabi ki o dönemin efsane yıldızı Greta Garbo. Burada amaç her seferinde bir film yıldızı kullanıp elde edilen bölünmüş hasılatı, sinema seyircisine görsel bir şölen yaratacak bir yıldızlar geçidiyle tek filmle pekiştirmektir. Öyle de olur. Film o dönemin ve hatta MGM'nin gelmiş geçmiş en yüksek gişe hasılatını elde eder. (1.4 milyon Dolar)

Wallace Beery
Tabi bu film için Garbo'yu ikna etmek oldukça güç olmuştur Thalberg için. Ama sayılı film yıldızına yapılan finansal öncelikler bu efsane kadına da sağlanarak ikna edilir kendisi. Garbo, özellikle Crawford'un önüne geçmesini istemez. Aynı sahnede yer almayacak olmaları neyse ki Thalberg için bir avantaj olur. Öte yandan Garbo erkek oyuncu seçiminde de söz sahibi olmak ister, neyse ki Barrymore konusunda da ikna olur. Bu sefer de 27 yaşında bir bale oyuncusu mu olur diye kendinden de şüpheye düşer. Bana kalırsa Garbo'ya bu filmde balerin rolü gerçekten de yakışmamıştır. Farklı bir dalda dansçı olabilirdi...Canlandıracağı balerinin gösterişsiz kıyafet ve kostümlerini de eleştirir Garbo. Fakat tüm bu endişeleri, hayatı boyunca hep güvendiği ve güveneceği Thalberg tarafından giderilir.

Bu kadar yıldızın olduğu bir ortamda ego savaşlarının kaçınılmaz olduğu o dönemin gazete manşetlerine taşınsa da; sonuç hiç de beklenildiği gibi olmaz. Çünkü tüm oyuncular gerçekten de profesyoneldir. Tüm gözler bu konuda Garbo'ya çevrilmiştir aslında. Onun ne kadar zor bir insan olduğu herkes tarafından bilinir. Öte yandan Joan Crawford ve John Barrymore inanılmaz mutludur Garbo ile çalışacakları için. Crawford tam bir Garbo hayranıdır. Onunla sahnesi olmasa da Garbo ile sürekli iletişime geçmeye çalışır sette iken. Fakat maalesef Garbo'nun dillere destan soğukluğundan o da nasibini alır:) Garbo gerçekten de çok ilginç bir kadındır. Barrymore onun inanılmaz utangaç ve korkak olduğunu ama çekim başlar başlamaz bambaşka bir kadına büründüğünü söyler. Kadın sette kimseyle konuşmaz; sadece yönetmeni ve rol arkadaşı John Barrymore ile iletişim kurar. Hatta ikili birbirine derin saygı duyar ve sürekli iltifat da eder. Garbo, tuhaf çalışma talebini bu sette de tekrarlatır. Sahnelerinde herkesi dışarı çıkarttırır. Barrymore ile ikili romantik sahnelerinde perdeleri kapattırıp, alttan kırmızı ışık vererek ortamı romantikleştirmesini ister ışık görevlisinden. Yönetmen, kadının bu isteğini geri çevirmez. Bana kalırsa Garbo, Amerika'ya çok genç yaşında ünlü olarak dil bilmeden gelmiş olmanın heyecanını ve güvensizliğini burada yaşadığı sürece atamamıştır.

Greta Garbo ve John Barrymore sette sohbet ederken
Garbo'dan beklenen ego savaşı garip bir şekilde hiç beklenilmeyen bir oyuncudan gelir: Wallace Beery. Beery kötü ve sığ bir karakter canlandırmanın kariyerine zarar verebileceği çekingesiyle kabul eder rolünü. Crawford'un yeteneksiz bir oyuncu olduğunu da iddia eder.  Oynadığı karakteri geliştirmek için Alman lehçesi kullanır ve diğer oyunculardan sahne çalmaya çalışır senaryoya müdahale ederek:) Beery'nin Crawford'a dair olan düşüncesinin aksine, Crawford o kadar iyi bir performans sergiler ki, Goulding onun Garbo'yu geride bırakabileceği endişesiyle bazı sahnelerini kesip Garbo ile dengelemek durumunda bile kalır:)

Joan Crawford
Filmimize başlayalım bakalım:)

Vicki Baum'un aynı adlı ünlü Brodway tiyatro oyunundan uyarlanan filmimiz, insanların sürekli girip çıktığı otel lobi salonunda başlar. Bu sahnede ayakkabılardan çıkacak sesi engellemek için, Goulding tüm oyunculardan ayakkabılarını çıkarmalarını ister. Fakat bu da aşınan çoraplarla beraber yüklü bir çorap maliyetini beraberinde getirecektir:)

Ayakta: Edmund Goulding
En iyi film dalında Oscar sahibi da olan film, all-star kadrosuyla MGM'nin en prestijli filmlerinden biri olmuştur. Sinema tarihinde tekrarı en çok çekilen filmlerin de başında gelir.

Otelde yaşanan farklı hayatları bize genelde kuşbakışı yansıtır Goulding. Bir hikaye izlediğimizi bize sürekli hatırlatır. Çekimlerde bolca hareketli kamera kullanarak da oteldeki hareketliliği yaşamamızı sağlar. Yan yana sıralı telefon kulübelerinde telefonla konuşan insanların akan kamera görüntüleri de, bize bu zekice düşünülmüş yol ile karakterleri tek tek tanıtır:

Otelde çalışan görevlilerin başı Senf; doğum için hastaneye yatan eşinden müjdeli haber beklemektedir. Yoğun işi dolayısıyla da kadınının yanına gidememektedir. Otto Kringelein; muhasebeci olduğu sanayi şirketinden ölümcül hastalığı dolayısıyla istifa etmiş ve hayatının son günlerinde ilk defa doya doya para harcamak için bu lüks otele gelmiştir. Preysing; Otto'nun eski patronudur. Önemli müşterileriyle otelde bir araya gelerek şirketin geleceğini etkileyecek çok kritik bir iş anlaşması bağlamaya çalışmaktadır. Suzette; ünlü Rus balerin Grusinsnkaya'nın yardımcısıdır. Kadın, aşırı derecede mutsuz olan hanımından endişe duyduğunu anlatır telefonda. Baron Felix Von Greigern; Dachshund cinsi tatlı köpeği ile gezen tam bir maceracıdır. Yüklü bir kumar borcu vardır ve otele ünlü Grusinskaya'nın incilerini çalmaya gelmiştir. Dr.Otternschlag; yüzünde savaş yarası taşıyan kendi halinde bir doktordur. Otele farklı insanların girip çıktığını ama hiç bir şeyin değişmediğini söyler durur:)


Kötü giyinimli zavallı Bay Kringelein'ın güzel bir oda bulmak resepsiyon görevlileriyle yaptığı mücadelesine tanık oluruz bir sonraki sahnede. Baron burada devreye girerek centilmence adama kendi odasının verilmesini talep eder.


Baron'un bu davranışından etkilenen zavallı adam, onunla yakın ilişki kurmak için odasına içkiye davet eder. Baron ona iyi vakit geçirmek için önce iyi giyinmesini de tavsiye eder. Ve birden güzeller güzeli, sahne ışığı inanılmaz olan Joan Crawford, Bayan Flaem rolüyle otel koridorunda belirir. Telefon kulübesinde tanıtılan karakterlerden biri olmadığı için varlığıyla sizi bir anlığına şaşırtır. Kendisi, Preysing'in yeni stenografıdır. Kadının çekiciliği karşısında etkilenen Baron onu 5 çayına lobiye davet eder. Bayan Flaem, Baron'a ilk görüşte aşık olurken, Bay Kringelein'a da acıyarak adama büyük sempati duyar.



Ve birden Greta Garbo belirir ekranda. Onun sahneleri diğer oyunculara göre daha şiirseldir. Ve bence kendine özgü oyunculuğu kendi içerisinde değerlendirilmelidir; diğer oyuncularla karşılaştırılarak değil. Çünkü bakıldığında Joan Crawford muhteşem bir oyunculuk sergiler. Garbo'nun ekran ışığı ise bambaşkadır. Dediğim gibi ikisini karşılaştırmak elmayla armutu karşılaştırmak gibi:) Goulding özellikle kadını hep yakın planda gözlerimiz önüne serer, o muhteşem göz oyunculuğunu bize göstermek için.



Rus balerin Grusinskaya mutsuzdur. Aslında Avrupa'da 1.Dünya savaşından sonra görülen buhran dönemi hakimdir. Fakat filmde bu durum sezdirilmez. Bu sebeptendir ki Baron fakir kalmış; sanata ilgi yitirilmiş; sanayi patronunun işleri kötüye gitmiş ve Bayan Flaem de yaşamını devam ettirmek için patronlarından gelen ahlaksız tekliflere evet demek durumunda kalmıştır. Buhran dönemini tek umursamayan zavallı Bay Kringelein olmuştur, o da hastalığından dolayı...

Sanatının eskisi gibi ilgi görmediğinin farkında olan Grusinskaya azalan alkış sesleri karşısında her performansı sonrasında daha da mutsuz olmaktadır. Bir sonraki gösterisini hep endişeyle beklemeye başlar. Hal böyle olunca da depresyona girer ve sahneye çıkmak istemez. O gece de aynı ruh hali içerisindedir. Fakat menajeri tarafından büyük isimlerle dolu onu bekleyen bir salon olduğu söylenince, eski heyecanına tekrar bürünür ve hazırlanır.


Balerinin ayrılmasından sonra, Baron gizlice kadının odasına sızar. Tam incileri alıp çıkacakken, Rus balerinin performansını yapmadan tiyatrodan kaçtığını öğrenir. Kadın odada depresif bir şekilde hayatına son verme zamanı geldiğini kendi kendine söyleyince, Baron dayanamaz ve kadına görünür. İkisi de birbirlerinden çok etkilenirler. Baron kadına o kadar değer verir ki, kendisiyle ilgili tüm gerçekleri anlatır. Grusinskaya ise adeta aşka aç gibidir. Adam dışında hiç bir şeye önem vermez. Ona yarın gece gösteriden sonra kendisiyle birlikte yaşamasını teklif eder yazlık malikanesinde. Adam endişelidir. Önce borcunu ödemek ve rahatlamak zorundadır. İki sevgili gece lobide buluşmak üzere sözleşir ve ayrılırlar. Hayatlarında sona gelmiş iki aşık için de son şanstır aslında bu...



Bu dakikadan sonra tamamen faklı bir Grusinskaya izleriz. Garbo resmen iki farklı karakteri bize başarıyla yansıtır. Barondan önce depresif, sanatı için hevessiz ve mutsuz bir kadın; Barondan sonra ise ayakları aşktan yerden kesilmiş, sanatı için de heyecanlı ve hevesli bir kadın...Bu Garbo'nun ateşli bir ruh hali içerisindeyken, kestik dedikten sonra büründüğü soğuk hali gibi 2 farklı karakterdir sanki:) 




5 çayında oteldeki dans salonuna Baron'la buluşmak için inen Bayan Flaem, karşısında bambaşka bir Baron görünce şaşırır. Baron ona aşık olduğunu söyler.

"-Düne göre çok farklısın"
"-O dündü."
Beery müthiş oyunculuğuyla bize kalpsiz bir sanayici Preysing'i canlandırır. Beery yukarıda da bahsettiğim gibi Alman aksanı kullanan tek Amerikalı oyuncudur ve bu konuda da diğerlerinden de ayrışmak için tek olmak ister:) Çok da inandırıcıdır. Preysing iş ortaklarıyla anlaşamayacağını anlayarak, şirketle ilgili bir yalan söyleyerek onları bağlar. Stenografı Bayan Flaem için de planları vardır evli bir adam olmasına rağmen.
Zavallı Bayan Flaem, Baronunu kaybettiğini anlayınca itici Preysing'in teklifini kabul etmek durumunda kalır. Joan Crawford aslında bu rol için kariyeri konusunda endişelidir en başında. Fakat hem kadının endişelerini gidermek hem de sansür yememek için Goulding karakteri olabildiğince sempatik hale getirmeye çalışır:) Crawford'un jartiyerinin gösterildiği iddialı sahneler de vardır ama bunlar daha sonra filmden çıkarılmıştır. Filmden çıkarılan diğer bazı kareleri ben de buldum, sizinle paylaşayım:



Aslında Vicki Baum romanında bu işçi kadının hayatı çevresinde döndürür tüm hikayeyi. Zamanında kendisi geçimini sağlamak için otellerde temizlikçilik yaparken, o dönem şahit olduğu ünlü bir sanayici ile stenografı arasında yaşanan bir skandaldan ilham almıştır romanını yazarken. 

Vicki Baum
 Filmdeki en sempatik karakter Bay Kringelein'dır. Adam Baronla beraber eğlenme derdinde olur tüm film boyunca. Heyecan olsun diye birlikte kumar masasına da otururlar ve tabi ki acemi şansıyla Kringelein kazanır:) Sarhoş bir haldeyken onu odasına doktorla birlikte taşıdıktan sonra, Baron yerde adamın cüzdanını bulur ve alır. Fakat daha sonra bu zavallı adama kıyamaz ve geri verir çaktırmadan.



Baron artık çaresiz bir durumdadır. Preysling ve Bayan Flaem geceye birlikte geçirmek üzere odaya geldiklerinde, Preysling kendi odasında bir gölge fark eder ve odaya dalar. Ve zavallı Baronu görürüz. Son çaresinin bu kötü adamı soymak olduğunu anlarız. İkili tartışırken yaşanan durum inanın beni çok şaşırttı. Zavallı Baron için böyle bir son beklemiyordum. Hele bu pis adamın elinden asla, kaza da olsa...Eminim kimse beklemiyordu...Özellikle onu o sırada çaresizce arayan Grusinskaya. Neyse ki Baron inandığı bir felsefeyle yaşama veda eder: Kısa ama mutlu bir hayatla...


Goulding bize Baronun cesedini göstermez. Sadece Bayan Flaem ve Kringelein'dan adamın gözleri açık bir şekilde öldüğünü anlarız. Kringelein baronu gördükten sonra ölümün o kadar da ürkütücü olmadığını anladığını söyler. Buradan zavallı Baronun bu sıkıntılı dünyadan aşkından ayrılsa dahi huzurla göçüp gittiğini anlarız.

Preysling polise teslim edildikten sonra Kringelein, hem güzel vakit geçirmeye devam etmek hem de Bayan Flaem'e ondan faydalanmadan yardım etmek adına birlikte Paris'e seyahat teklif eder. Çok duygulanan Flaem, bu zavallı adamı yalnız ölüme terketmez istemez ve düşünmeden kabul eder.

Baronun ölümü artık tüm otele yayılmıştır. Zavallı Suzzette ise bu durumu hanımından saklamak için tüm oteli örgütler. Herkes Baronun otelden ayrıldığı yalanını söyler zavallı Grusinskaya'ya...Zavallı kadın da onu yeniden görmek ümidiyle otelden yazlık malikanesine doğru taşıdığı bavul dolusu ümitlerle ayrılır...

Bu 5 karakter de aslında otelde 1 gece kalmalarına rağmen, bu bir gecede hayatları tümüyle değişmiştir. Dr.Otternschlag'ın söylediği üzere otele insanlar girip çıkmış, otel aynı kalmıştır ama bu 5 insan asla eskisi gibi olamayacaktır artık...



"I want to be alone"

Her ne kadar hayatı boyunca her zaman yalnız kalmak istese de, siz bu eşsiz kadını yalnız bırakmayın ve filmlerini izleyin derim ben:) Hayat kısa...


Unutmadan! Sevgili Yaşar arkadaşıma, bu haftanın film seçiminde bana fikir verdiği için teşekkürü bir borç bilirim.

Sizin de film önerileriniz olursa lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.
 
Keyifle ve sinemayla kalın!



p.s. 
Greta Garbo'nun bu cümlesi, ("I want to be alone" - "Yalnız kalmak istiyorum") sinema tarihinin kült cümlelerinden biri olmuştur.

































Kaynaklar
https://www.britannica.com/biography/Greta-Garbo
https://immortalephemera.com/7768/drew-barrymore-costello-family-tree/
www.imdb.com

Yılın en iyi filmi ve masalı bir aşk öyküsü: The Shape of Water (2017)


Yönetmen: Guillermo del Toro
Oyuncular: Sally Hawkins
Michael Shannon
Richard Jenkins
Doug Jones
Michael Stuhlbarg
Octavia Spencer
Tür: Macera, Dram, Fantastik, Romantik
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

2017 yılında çok dikkat çeken ve en iyiler arasında gösterilen birkaç film vardı. Bunlardan özellikle üç filmi en baştan izleyeceklerim listesine almıştım. İlk önce “Get Out” filmini izledim ve kesinlikle güzel bir yapımdı. Geçenlerde “Three Billboards…”u izledim ve beklentileri kesinlikle karşıladı. En son olarak da bu yılın Oscar töreninde “En İyi Film” ödülünü alan filme geldi sıra:  Suyun Sesi (The Shape of Water - 2017).

Belki kimilerine göre Oscar “Three Billboards…” filmine verilmeliydi. Ama ben The Shape of Water (2017) filminin ister konusu, anlatımı, yapımı ve görselliği ile Oscar’ı hak ettiğini düşünüyorum. En başta filmin görsel yönünü çok güçlü buldum. Özellikle filmdeki bu yaratığın yapımı o kadar güzel ki alkışı hak ediyor. Zaten eğer sadece bu yaratığın çizimi, kostümün yapımının kamera arkası görüntülerini izlerseniz ne kadar büyük emek harcandığını görürsünüz.

Öte yandan böyle bir yaratık çizmek ve yapmak da kolay değil. Filmin kamera arkası görüntülerinde yönetmen Guillermo del Toro, nasıl bir yaratık hayal ettiğini anlatıyor ve şu cümlesi çok önemli: “Ben âşık olunabilecek bir yaratık istiyorum.” Bir yandan “yaratık” kelimesi hep olumsuz anlamda, öteki ve korkulan bir şey olarak kullanılıyor. Ancak buradaki yaratığın hem gerçek bir yaratık gibi olması gerekiyor, hem de filmin ana karakterinin âşık olabileceği sevecenliğe de sahip olması gerekiyor. İşte Guillermo del Toro burada bunu başarabilmiş.

Guillermo del Toro zaten bu tür filmlerin ve yaratıkların yönetmenidir. Onu Pan's Labyrinth (2006), Hellboy (2004) ve Pacific Rim (2013) gibi filmleri ve bu filmlerdeki benzer yaratıkları ile biliyoruz.

The Shape of Water (2017) filminin konusuna gelirsek; ABD, Baltimore ve yıl 1962. Gizli bir devlet tesisi. Film burada çalışan ve konuşma engelli bir kadının günlük yaşamı ile başlar. Elisa Esposito, bebekken aldığı bir yara sonucu konuşamıyor, ancak duyabiliyor. Hayallerinde ve rüyalarında ise hep sudan bir dünya var.

Bu askeri tesise bir gün Amazon’da yakalanan ve bölge yerlilerinin tanrı olarak gördüğü bir yaratık getirilir. İnsana benzen bir amfibiyen. Bu yaratığa tesiste üç farklı türde yaklaşım var. Tesisin yöneticisi Albay Richard Strickland, yaratığı bir canavar olarak görür ve sürekli işkence eder. Konuşamayan bir yaratıktan işkence ederek ne elde etmeye çalışıyorsa artık. Diğer bir yaklaşım bilim adamı olan Dr. Robert Hoffstetler / Dimitri Mosenkov’un (Amerikalı bilim adamı olarak görünen Sovyet casusu bilim adamı) yaklaşımıdır. O, yaratığa bir yandan şefkatle yaklaşırken, temel amacı onun özelliklerini bilimsel amaçlar, özellikle de Sovyetler’in çıkarları için kullanmak.

Konuşma engelli temizlikçi Elisa Esposito için ise bu yaratık tamamen farklı bir şey ifade eder. En başta her ikisi de konuşamıyor. Ancak yaratık konuşamasa da çok yakında onun zeki olduğunu ve kendisi gibi işaret dilini öğrenebildiğini görür. Ona yemek getirir, müzik dinletir ve ikisi arasında bir bağ oluşur, bir aşk yaşanır.

Masallardaki gibi çirkin ile güzel arasında, bu filmde de yaratık ile bir insan arasında eşi görülmemiş bir bağ ve duygular ortaya çıkar. Zaten filmin yapım tarzı, sunuşu ve müzikleriyle tam bir masalsı atmosfer oluşturuyor. Tabii bu aşkın çok süremeyeceğini düşünür izleyici. Çünkü bir gün sabrı tükenen askeri yönetim, yaratığın sırlarını çözmek için bu sefer de içini incelemeye karar verirler. Yani onu öldürecekler.

Diğer yandan ise Sovyetler de ya bu yaratığı ele geçirmeye ya da ABD’ye de kalmaması için öldürmeye karar verirler. Bu noktadan sonra her şey konuşma engelli temizlikçi Elisa ve onun birkaç arkadaşına kalmıştır. Âşık olduğu yaratığı kurtarmak için yeterli cesareti kendinde toplayabilecek mi?
 

En iyi komedi dizisi: The Big Bang Theory (2007 - …)


Yazanlar: Chuck Lorre, Bill Prady
Başrol: Johnny Galecki
Jim Parsons
Kaley Cuoco
Simon Helberg
Kunal Nayyar
Melissa Rauch
Mayim Bialik
Kevin Sussman
Tür: Kodemi
Yapım: ABD - 2007 - …
Puan: 10

Bazı diziler vardır, moraliniz ne olursa olsun sizi mutlaka güldürür ve zor anlarınızda size birkaç dakikalık güldürü molası yaşatır. Birkaç dakika diyorum çünkü dizinin her bir bölümü sadece 20 dakika. Tabii sadece bir kitaptan çıkarılan 100 bölümlük ve her bölümü iki saati aşan Türk dizileri izlemeye bağımlısıysanız, bu dizi sizi kesmez.

The Big Bang Theory (2007 - …) benim en sevdiğim ve 2010 yılından bu yana izlediğim bir dizi. Komedi türü bir dizi ve diğerlerini bilmeden iddia edebilirim ki şu an devam eden en iyi komedi dizisidir. Dizi başlangıçta dört bilim adamı arkadaş ve sarışın komşuları ile başlamıştı. Şimdi yeni karakterler, evlenenlerle birlikte geniş bir arkadaş grubu oldu.

Dizi başladığında ana karakterler şunlardı: Leonard Hofstadter ve Sheldon Cooper, her ikisi de Caltech’de fizikçi olarak çalışıyor. Bu iki zeki ama bir o kadar da sosyal olarak garip olan ikilinin dairesini karşısına Penny taşınır. Penny, oyuncu olma hayalleri olan ama bir restoranda garson olarak çalışan güzel, çekici bir kadın. Leonard ve Sheldon’un bir de garip davranışları ile dikkat çeken iki arkadaşı var. Biri uzay mühendisi Howard Wolowitz, diğeri ise Hint asıllı astrofizisist Raj Koothrappali.

Dizinin şu an 11. Sezonu devam ediyor ve 12. Sezonunun da şimdiden çekileceği kesinleşmiş. Zaten 11 yıldır devam etmesi, altığı onlarca ödül de nasıl bir dizi olduğunu ortaya koyuyor.

The Big Bang Theory’den (2007 - …) bahsetmişken, dizinin en dikkat çeken karakteri Sheldon Cooper ve performansı ile adından söz ettiren oyuncu Jim Parsons’tan da bahsetmek gerekiyor. En başta şunu söyleyelim. Bu karakter o kadar dikkat çekti ve sevildi ki sadece Sheldon’un çocukluğuna odaklanan yeni bir dizi ortaya çıktı: Young Sheldon (TV Series 2017 - … ).

Sheldon Cooper, zeki olduğu kadar bir o kadar da garip ve bu gariplikleri dolayısıyla izleyiciyi güldüren bir karakter. Ne tür garip davranışları var diye sorarsanız, ne tür yok ki diye cevap veririm. En basitleri yaşadığı evde kendi oturma yeri var. Asla kimsenin oturmasına izin vermez. Bu huysuzlukları ve gariplerine arkadaşları da boyun eğmek zorundadır. Onu susturmanın, çekilir yapmanın tek yolu da budur. Zaten bu gariplikler de saymakla bitmez, birkaçını aşağıda kendiniz izleyin.

Öte yandan bence diziyi herkes sevmeyebilir. Çünkü esprileri belli bir seviyenin üzerinde. Bir de İngilizce bilmezseniz ve Türkçe altyazı ile izlerseniz aynı zevki, anlamı ve espriyi tam olarak yakalayamayabilirsiniz. Ama yine de hiç izlemediyseniz, reklamları ile birlikte 3 saati aşan Türk dizilerinin 20 dakikalık reklam aralarının birinde bu dizinin bir bölümünü deneyebilirsiniz.

Yılın en dikkat çeken filmlerinden: Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (2017)


Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Frances McDormand
Woody Harrelson
Sam Rockwell
Peter Dinklage
Caleb Landry Jones
Tür: Dram, Suç
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

2017 yılının sonlarına doğru film ödülleri bir biri ardına açıklanmaya başlandığında neredeyse bütün listelerde olan ve çok dikkat çeken bazı filmler vardı. Benim de başta Oscar adayları ve diğer listelerde gördüğüm, çok merak ettiğim filmlerden birisi de bu filmdi: Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri - 2017).

Filmin konusuna geçmeden önce, aldığı ve saymakla bitmeyen ödüllerine değinmek gerekiyor. 90. Oscar Ödülleri’nde toplam 7 dalda aday gösterilen Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (2017), Frances McDormand’a “En İyi Kadın Oyuncu” ve “Sam Rockwell”e de “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ı kazandırdı. Film Altın Küre Ödülleri töreninde en iyi film ve senaryo da olmak üzere toplam 4 ödül aldı. BAFTA ödüllerinden 5 ve saymakla bitmeyecek bir dizi ödülü daha var. Kısacası bol ödüllü ve yıldızlı bir film.

Filmin en dikkat çeken özelliği birincisi konusuysa, ikincisi ise yukarıda isimlerini saydığım iki oyuncunun performanslarıdır. Bunun dışında özellikle Sam Rockwell’ın canlandırdığı polis memuru Jason Dixon karakteri de ister yaptığı kötülükler, ister daha sonra başına gelenlere rağmen sonunda “ışığı” görebilerek doğru yolu bulabilen, 180 derece değişebilen bir karakter olarak dikkat çekiyor.


Filmin konusu ise kısaca şöyle: Ebbing isimli bir kasabada, kızı tecavüze uğrayarak öldürülen bir anne olan Mildred Hayes, olaydan aylar geçmesine rağmen polisin bir gelişme kaydedememesine kızarak neredeyse kimsenin kullanmadığı bir yoldaki üç billboardu kiralayarak bir ilan verir. Arka arkaya dizilen ilanlarda şu ifadeler yer alır: "Raped While Dying" (Ölürken Tecavüze Uğradı), "Still No Arrests?" (Hâlâ Bir Tutuklama Yok Mu?) ve "How Come, Chief Willoughby?" (Bu Nasıl Olur Polis Müdürü Willoughby?).

Tabii bu billboardlar kasabalının tepkisine çeker. Özellikle, kanser olan polis müdürüne bu nasıl yapılır diye. Hatta polis müdürü Willoughby da hastalığını bahane ederek, hastalığını duygu sömürme amacı ile kullanarak Mildred Hayes’ten bu ilanlarını kaldırmasını ister. Ancak Mildred Hayes hiçbir şekilde taviz vermez. Bunun sonucu baskı görür, billboardlar yakılır, kendisi de şiddete başvurur derken bu ilanlar bir dizi olaylara sebep olur. Bütün yaşananlar filmdeki bazı karakterlerin tamamen değişmesine de yol açar.

Filmin hem yönetmeni hem de senaryo yazsı olan Martin McDonagh, filmin senaryosunu benzer bir gerçek olaydan esinlenerek yazdığını açıklamıştı.

Film bir yandan tecavüz kurbanların ve çözülmeyen davalarına dikkat çekerken, diğer yandan da “güç” sahiplerinin bu gücü yanlış kullanmalarına değiniyor. Bu güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddet olabilir, bazen normal vatandaşların buna verdiği şiddet içerikli cevap olabilir. Filmde özellikle polisin siyahî vatandaşlara karşı tutumuna çokça atıf yapılıyor. Bir de tabii kullanılan dil vardır ki belirli yaşın altındaki çocuklarla izlenmemesi gereken bir filmdir. 

KIZGIN DAMDAKİ KEDİ

Orijinal film adı: Cat On the Hot Tin Roof

IMDB: 8,1 / 10

Tür: Dram

Süre: 1 sa. 48 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1958

Ülke: ABD

Yönetmen: Richard Brooks 

Oyuncular: Elizabeth Taylor, Paul Newman, Burl Ives




Favori diyalog (Quote of the film):

"I do love you Brick! I do!"
"Seni seviyorum Brick! Seviyorum!"
"Wouldn't it be funny if that were true?"
Eğer bu doğru olsa komik olmaz mıydı?

Selamlar!

1 dakika dikkatinizi rica ediyorum, izninizle şu kadını bir süre seyredebilir miyiz? ;)

Elizabeth Taylor (Margaret-Maggie rolünde)
Paul Newman' a da haksızlık etmeyelim gerçi:)
Paul Newman (Brick rolünde)
Tüm film boyunca Paul Newman'a mı baksam, yoksa bu eşsiz güzellikteki kadına-Elizabeth Taylor'a mı baksam derken tenis maçı izleme modunda buldum kendimi:) Eminim siz de öyle olacaksınız. Biri derin okyanus gözlü, diğeri menekşe gözlü 2 dev oyuncu...

Aslında siyah-beyaz çekilmesi planlanan film, kadro netleştikten sonra yönetmen Richard Brooks'un bu 2 göz rengine kıyamaması ve filmin yatırımını arttırarak renkli çekmeye karar vermesiyle renkli formatta çekilir.
Richard Brooks
Brooks, bu filminden 2 sene sonra çekeceği, başrollerinde Burt Lancaster ve Jean Simmons'un olduğu "Elmer Gantry" filmiyle en iyi yönetmen Oscar ödülünü de alacaktır. Brooks aslında bu filmimizi de, çok güçlü ve beğenilen bir tiyatro eserini alıp mekan kısıtına rağmen akıcı ve bütünsel bir şekilde bir baş yapıt haline getirmeyi başarmıştır. 

Elmer Gantry (1960)
Filmin çekilmesinden tam 7 ay önce Elizabeth Taylor doğum yapmıştır. Ama esas acı olan filmin çekimlerinin başladığı gün ünlü yapımcı eşi Mike Todd'u bir uçak kazasında kaybettiğini öğrenmesidir:( Belki de bu sebepledir ki film boyunca güzel gözleri hep buğuludur...Kadının acısı o kadar büyüktür ki kekelemeye de başlar. Fakat ilginçtir ki kekelemesi sadece Maggie rolünü canlandırırken ona özgü kullandığı aksanı seslendirirken kesilir. Film boyunca Elizabeth, kırılgan ve mücadeleci Maggie rolünde inanılmazdır. Bana kalırsa bunda yaşadıklarının da etkisi büyüktür.

Aslında E.Taylor ve eşi bu filmin Taylor'un kariyerindeki son film olacağına dair karar vermiş ve stüdyo ile de sözlü bir şekilde anlaşmışlardır. Fakat MGM eşinin ölümünden sonra, Taylor'ı yasal gerekçeleriyle sıkıştırır ve onu birlikte bir film daha çekmeye zorlar. İlginçtir ki o filmle de Taylor ilk Oscar'ını kazanacak fakat ödülünü almaya gelmeyecektir...

Vizonlu Venüs (1960)

Diğer yandan Hollywood'un benzersiz yakışıklı aktörü Paul Newman'ın bu filmdeki oyunculuğu da inanılmaz. Bize Brick karakterinin içinde bulunduğu acıyı derin mavi gözleriyle muhteşem yansıtır. Newman bu rolüyle ilk defa Oscar'a aday da gösterilir. 


Film, Tennessee Williams'ın Pulitzer ödüllü aynı isimli oyunundan uyarlanmıştır. 1955 yılında New York'taki Morosco tiyatrosunda sahnelenmeye başlayan oyun tam 694 performans gerçekleştirir. Oyunda babayı canlandıran oyuncu, film uyarlamasında da aile babasını canlandıran Burl Ives'ten başkası değildir. Williams oyunu yazarken, baba rolünde Burl Ives'i düşünerek yazdığını söyler ve yapımcıları adamın bu rolü alması için ikna etmesi gerekir. Çünkü Ives aslında daha önce oyunculuk tecrübesi az olan bir halk ses sanatçısıdır:) İlginçtir ki bir sonraki sene de Gregory Peck'in baş rolünde olduğu "The Big Country" filmindeki müthiş performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar sahibi olur Ives.


Burl Ives (The Big Country, 1958)
Bu ses getiren ünlü tiyatro oyunun bir hayranı da Paul Newman'dır. Newman kendisine bu film için teklif yapıldığında çok sevinir. Fakat Newman'ın hayatı boyunca düşündükçe hep kızacağı ve daima karşı çıktığı bir olay gerçekleşir. Sahne oyunundan aynı ismiyle uyarlanan film senaryosunun, orijinal senaryo ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur!


Tennessee Williams
Filme, senaryosuna ve oyuncularına dair anlatacak çok şey var ama önce konu:)

Konu:

"Büyük baba" Pollitt'in 65.süpriz doğum günü partisi için tüm aile, büyük Pollitt malikanesinde adamın gelmesini beklemektedir. Şöyle de üzücü bir gerçek vardır ki büyük baba kanserdir ve yaşamının artık son günlerindedir. Bu gerçeği ise doktoru sadece oğullarına söyler. Adamın kendisi ve "büyük anne" bilmez. Pollitt'in büyük oğlu Gooper avukattır ve tam 5 çocuğu vardır. Eşi Mae ise 6.ya hamiledir. Küçük oğlu Brick (Paul Newman) ise eski ünlü futbol oyuncusudur ve en son spor spikerliği işinden de ayrılmış ve alkolik olmuştur. Eşi Maggie (Elizabeth Taylor) ile 3 senedir evlidir ve çiftin hala çocukları yoktur. Aslında Brick, Maggie'den boşanmak istese de kadın bu durumu asla kabul etmemekte ve evliliği için mücadele etmektedir. Brick kadının tüm ısrarlarına rağmen cinsel taleplerine de kayıtsız kalır.

Eski sportif günlerindeki gibi bir atlayış denemesi yaparken ayak bileğini de kıran Brick kendini iyice içkiye verir. Maggie ise Büyük baba öldükten sonra bütün iş idaresini üstlenme amacıyla ona yaranmaya çalıştığını düşündüğü Gooper'a karşı Brick'i sürekli uyarır. En yakın arkadaşı Skipper'ı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü altındaki Brick'in ise dünya umurunda değildir artık. Üstelikle Brick, Maggie'yi onun ölümünden dolayı da suçlamaktadır. Bu durum Gooper ile Mae'nin iyice işine gelir.

Büyük baba ve anne eve geldiğinde gerginlik iyice üst seviyeye taşınır. Brick'i ayrı bir şekilde seven Büyük baba, ölmeden, oğlunu bu durumdan kurtarabilecek midir? Peki Maggie'nin Skipper'ın ölümüyle nasıl bir ilişkisi vardır ve Brick neden Maggie'nin arzularına yanıt vermez?

Keyifli seyirler dilerim!

Bilgi ve yorumlar (SPOILER ALERT – Filmi izledikten sonra okumanızı öneririm!)

2 Oscar ödüllü Elizabeth Taylor'ı tanıyalım biraz. Sanat düşkünü bir anne ve babanın çocuğu olarak Londra'da dünyaya gelen Elizabeth'in annesi de bir aktristir aslında. Bebeği doğunca aktristliği bırakan kadın, sanat galerisi sahibi eşine destek olur. 2.Dünya Savaşı patlak verince aile ana vatanları Amerika'ya geri dönmek zorunda kalır. Los Angeles'ta yeni bir hayat kuran aileye bir gün misafirliğe gelen bir aile dostları Elizabeth'in güzelliği karşısında büyülenir ve aileyi onun bir sanatçı olması yolunda ikna eder. Universal Stüdyolarına test çekimine gider gitmez de Elizabeth'e Hollywood bir daha bırakmamak üzere sıkıca sarılır:) 

1942'de daha 10 yaşındayken Elizabeth beyaz perdeye merhaba der. Ondan sonrası ise resmen bir çorap söküğü gibi gelir. Her sene bir filmde büyük aktörlerle (Mesela Orson Welles gibi) beraber rol alan Elizabeth'in büyük çıkışı ise 1944 yapımı "Tatlı Yalanlar (National Velvet)" filmiyle olur. 2 Oscar ödülü ile taçlanan ve 4 milyon Dolar gibi o döneme göre büyük gişe hasılatı getiren filmde Elizabeth, ünlü aktör Mickey Rooney ile baş rolde yer alır. Bu filmde erkek kılığına giren bir jokeyi canlandırır Elizabeth. 

Elizabeth Taylor & Mickey Rooney (Tatlı Yalan, 1945)

Elizabeth Taylor jokey rolünde
Bu filminden sonra MGM stüdyoları ile uzun dönem kontrat imzalayan Elizabeth Taylor, her sene daha da büyüleyici bir şekilde hayranlarıyla buluşur sinema salonlarında...1946'da Korkusuz Lessie, 1947'de Babam ile Hayat, ve 1949'da sizlerle Kadınlar Günü'nde özel olarak instagram hesabımdan paylaştığım "Küçük Kadınlar" filmi gibi büyük gişe hasılatlı filmlerde genç kız rolleriyle kariyerine devam eder.
Elizabeth Taylor & Peter Lawford (Küçük Kadınlar, 1949)
1950'de 6 Oscar ödüllü "İnsanlık Suçu" filminde ise Elizabeth'i, dönemin büyük aktörü Montgomery Clift ile beraber ilk defa başrolde yetişkin bir kadın rolüyle görürüz artık. Bundan sonra rol aldığı filmler ise efsanedir. Özellikle Rock Hudson ve James Dean ile beraber rol aldığı 1956 yapım "Devlerin Aşkı" filmi...Bu filmin çekimleri bittiğinde maalesef efsane aktör James Dean yaşama veda eder ve filmi göremez:( Kendisi bu filmle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar'a da aday olur. Yakın arkadaşı Dean'in ölümünden Elizabeth o kadar etkilenir ki, bir süre bir psikiyatri kliniğinde yatmak durumunda kalır. Hatta "Kızgın Damdaki Kedi" filminde de aslında eşi Brick rolünü James Dean'nin oynaması kararlaştırılmıştır. Önümüzdeki haftalarda bu aktörü de filmleriyle beraber yakından size tanıtacağım.

Elizabeth Taylor, Rock Hudson & James Dean (Devlerin Aşkı, 1956)
James Dean (1931-1955)
Elizabeth'in Hollywood'da nadir görülen bir özelliği vardır: Çok vefalı bir dosttur. Öyle ki seneler sonra 80'lerde AIDS hastalığına yakalanan yakın dostu Rock Hudson'a inanılmaz destek olur. Hatta onun için bir vakıf bile kurar Taylor.  Öyle ki AMFAR isimli bu vakıf kuruluşundan itibaren 12 yıl boyunca AIDS için tam 83 milyon Dolar toplamayı başarır! Size bu vakıftan daha önce de bahsetmiştim hatırlarsanız. 

1958'e geldiğimizde ise bu filmimizle seyirciyi büyüler E.Taylor. Bu filmle ilk defa En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday da olur fakat bu sefer kazanamaz. 1959'da "Bir Yaz Gecesi Rüyası" filmiyle yeniden aday olur fakat yine kazanamaz. 1960'da ise "Vizonlu Venüs" filmiyle bunu başarır:) 

Oscar'ını kucakladıktan sonra 3 sene rahatsızlığı sebebiyle de sahalardan çekilen Elizabeth, 1963 yılında çekimi yıllar süren ve Hollywood'un gelmiş geçmiş en bütçeli yapımlarından biri olan (31 Milyon Dolar bütçe-57 milyon Dolar hasılat) "Kleopatra" filmiyle karşımıza çıkar. Bu filmde kendisi geçirdiği hastalık nedeniyle neredeyse ölümle de burun buruna gelir ve çekimlerin uzaması da bu sebeptendir maalesef.

Kleopatra (1963)
Elizabeth bu filmiyle Hollywood'un en çok kazanan kadın oyuncusu da olur. (Bu filminden 1 milyon Dolar almıştır). 1963 yılına geldiğimizde ise bu rakam 2.3 milyon Dolar olacaktır. 1966 yılında ise Kleopatra filminde tanışıp evlendiği ünlü aktör eşi Richard Burton ile yer aldığı "Kim Korkar Hain Kurttan" filmiyle bir kere daha Oscar'ı kucaklar Taylor.

Şimdi bu muhteşem kadının bu filmine odaklanalım biraz da:



Yine diyalogların yoğunluklu olduğu ve ağırlıklı yatak odasında geçen etkileyici bir eser daha...Maalesef aksiyonların ağırlık kazanıp diyalogların önemini yitirdiği günümüz sinema anlayışına güzel bir tezat diyebilirim bu güzel film için.

Her ne kadar filmler ve oyuncuların kazandığı "Oscar" ödüllerinden bahsetsem de artık bu ödül de önemini ve prestijini iyice yitirmiştir. Belki de filmimizin de geçtiği tam da bu yıllarda Oscar gerçek anlamıyla bir Oscar'dır. Günümüzde filmler Oscar kazanmak için adeta Oscar şifrelerini çözüyor ve bir matematik problemi gibi parçaları bir araya getiriyor diyebilirim. Hollywood tam yeni nesil genç ve yabancı yönetmenler ve yaratıcı filmleriyle güzel bir renk kazanıyor derken, bu seneki filmler ve ödüller tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Sizler ne düşünüyorsunuz merak ediyorum. Bana her zaman bu konuda yazabilirsiniz, çok sevinirim.

Film, Brick'in bir gece alkollü bir şekilde babasının evine döndüğünde, kulağında yıllar önce kendisine edilen tezahurat sesleriyle bir engelden atlamaya çalışmasıyla başlar. Maalesef Brick eski sportif Brick değildir ve sonuç bileğini kırmasıyla da vahim bir hal alır. Zaten günlerini içerek geçiren Brick, durum böyle olunca da yatak odasına kapanarak içmeye devam eder. 



Karısı Maggie ise dayanılmaz güzel ve akıllı bir kadındır. Ve kadının tüm cinsel isteklerine ve sevgi talepleri Brick tarafından karşılıksız bırakılır. Brick ile Maggie arasında çok ciddi bir şey yaşanmıştır ve evlilikleri berbat durumdadır. Maggie her şeye rağmen mücadelecidir ve kocasını taparcasına sever. Filmin adını veren cümleyi kendisi için kuran da kendisidir. Kızgın damda yürümeye çalışan bir kedi olduğunu ve düşmemeyi umduğunu söyler kocasına.

Çok geçmeden ikili arasındaki sorunun Brick'in ölen en yakın arkadaşı Skipper'la ilgili bir konu olduğu da anlaşılır. Fakat Brick bu konuda kesinlikle konuşmak istemez hatta agresifleşir. 

Brick'in ağabeyi Gooper ise Brick'ten oldukça farklıdır. Hayatı boyunca babasına kendisini sevdirmek ve yaranmak için çalışan pasif bir karakter olduğunu anlarız. Eşi Mae ise oldukça itici ve çıkarcı bir kadındır. Çocukları da maalesef kendi gibi iticidir. Ölümü yaklaşan Büyük baba'dan mirasın büyük payını kapması için kocasını yönlendirir. Hatta büyük babaya yaranmak adına sürekli çocuk da yapmaktadır.  

Mae'nin Brick'in alkolik oluşuna ve çocuksuz olmalarına dair sonu gelmeyen iğnemeleri ve eleştirileri Brick ve Maggie çiftini iyice gerer. Oldukça zeki bir kadın olan Maggie eşinin yanında yer alırken, Brick ise bu ikiyüzlü ortam içerisinde iyice kendini alkole verir.

Sonunda Büyük baba ve anne özel uçaklarıyla büyük babanın uzun süredir tedavi gördüğü klinikten dönüş yapar. Hava alanında Gooper ve ailesi tarafından itici bir gösteri ile karşılanırken, Büyük Baba adeta kaçar gibi Maggie'nin arabasına atlar. Buradan Büyük babanın da Gooper ve karısı Mae'nin amacının farkında olduğunu anlarız.
Büyük anne eve vardıklarında büyük bir mutlulukla çocuklarına büyük babanın ölmeyeceğini ve tedavisinin karşılık bulduğunun müjdesini verir. Mae bu konuda endişeye kapılırken, Maggie büyük bir sevinçle karşılar haberi. Büyük babayı gerçekten sevmektedir. Brick ise babasını karşılamaya aşağı bile inmezken, yine odasında içmeye devam eder. Buradan Brick'in babasıyla da ciddi sorunları olduğunu anlarız.

Akşam yemeğiyle birlikte doğum günü kutlaması da başlar. Yemek bittiğinde Maggie koşarak kocasının yanına gider, ve ona Büyük babanın tedavisinin başarılı geçtiğini ve ölmeyeceği müjdesini verir. 


Maggie aşkına bir kere daha yenik düşer ve kocasına sarılır. Onu çok sevdiğini ve onun için sonuna kadar mücadele edeceğini söyler. Burada Elizabeth'in kırılgan buğulu bakışları inanılmazdır. Karısının bu yakınlığından rahatsız olan Brick ise kendini banyoya kilitler.


Tam da bu esnada Brick, banyoda Maggie'nin sabahlığını görür ve ona yüzünü gömer.
Bu sahneden Brick'in de aslında karısına kayıtsız olmadığını ve ona karşı durmak için büyük mücadele verdiğini anlarız. 

Bu dakikalarda Büyük anne İda oğlunu görmek için içeri girer. Brick'in içtiğini Maggie'den öğrenen İda, kötü giden evliliklerine dair Maggie'yi suçlar ve çocuksuz olmalarının bu evlililiğin kötü gitmesinin ve Brick'in alkolik olmasının en büyük sebebi olduğunu söyler Maggie'ye. Aslında hemen yan odada kalan, Gooper ve Mae geceleri Brick ve Maggie'nin odasındaki konuşmaları dinleyip İda'ya anlatmaktadır. Her gece Maggie'nin Brick'e yalvarıp karşılıksız kaldığını herkes bilmektedir evde. Zavallı Maggie'yi Büyük baba dışında kimse sevmemektir aslında. 

Elizabeth Taylor film boyunca sürekli beyaz giyinerek adeta meleksi güzelliğinin altını çizer. Özellikle akşam yemeğinde giyindiği beyaz gece elbisesi sinema tarihinde kült olmuş elbiseler arasına girmiştir. Bir diğer kült olan beyaz elbise de Marilyn Monroe'nun "Yaz Bekarı" filminde giydiği beyaz elbise olmuştur.


Marilyn Monroe (Yaz Bekarı, 1955)
Ama bana kalırsa bu konuda Grace Kelly'nin eline kimse su dökemez:)

Grace Kelly (To Catch a Thief, 1955)
Konumuza geri dönersek:)

Herkes aşağı indiği sırada doktor Brick'in bileğini muayene etme bahanesiyle odaya gelir ve ona acı gerçeği söyler. Son günlerinde özellikle de bugün doğum günü partisinde güzel bir gün geçirmesi adına, büyük baba ve büyük anneden aslında büyük babanın yakın bir zamanda öleceği gerçeğini saklamıştır. Gerçeği sadece Gooper bilmektedir. Brick çok üzülür. Bir süre sonra odaya tekrar gelen Maggie, Birck'in yalansız yüz ifadesinden gerçeği anlar ve o da çok üzülür.


Oğlunun berbat bir ruh halinde olduğunu anlayan baba bunu çözmeye karar verir. 
Brick ile bu güzel kadının neden çocuk yapmadıklarına da anlam veremez. Hatta Brick^'e benim böyle bir karım olsa onu elmaslara boğup sayısız da çocuk yaparım der:)

Gerçekten de özel hayatında Elizabeth Taylor, tam bir mücevher hatta pırlanta aşığıdır. Özellikle hayatımın aşkı dediği 4.ve 5.kocası olan ünlü aktör Richard Burton'un ona hediye ettiği pırlanta tek taş yüzük yakın bir zamana kadar dünyanın en büyük karatlı pırlanta yüzüğü idi. Rekor şu anda maalesef Kim Kardashian'a ait:))))







Büyük baba Brick ile iletişim kurup onun esas derdini anlamaya çalışsa da bunda başarılı olamaz. Brick sürekli içip "bilinçsiz" olmak istediğini söyler durur yaşlı adama. Adam da aynı Maggie gibi bu çok sevdiği insana karşı mücadelesinde ısrarcıdır. Baba ile oğul arasında geçen konuşma ve tartışmadan Brick'in en yakın dostu Skipper'ın bir otelin penceresinden atlayarak intihar ettiğini öğreniriz. Baba, Brick'e ulaşamayacağını anlayınca Maggie'yi de yanlarına çağırır. Ve böylelikle Brick'in bu eşsiz güzel karısına olan hıncının sebebini nihayet anlamaya başlarız.  


Maggie evlendikten sonra dahi Brick'in Skipper'a olan odağını kendisine çeviremediğini anlatır. Brick'in şehir dışında olduğu bir gece sarhoş olan Skipper'ın yanına kaldığı otele gider ve onu baştan çıkarmaya çalışır. Amacı bunu kullanarak Skipper'dan Brick'i soğutmaktır. Fakat nefretin kendisine dönebileceği riskini göze alamaz ve bu planından vazgeçip evine geri döner. Skipper ise Brick'i arayarak Maggie ile birlikte olduğu yalanını söyler. İkili tartışır ve Skipper o gece intihar eder. Dolayısıyla Brick, Skipper'ın intiharından kendini sorumlu tuttuğu gibi Maggie'yi de buna sebebiyet verdiği için asla affetmemektedir. Bu konu konuşulana kadar Brick Skipper ile Maggie'nin ilişki yaşadığına da inanmaktadır. Fakat Maggie ısrarla yaşanmadığını söyler. Brick'in yaşadığı bu ikiyüzlü hayattan sıkıldığını anlarız. O kadar net bir insandır ki acısını saklamadan yaşar. Bir yandan Maggie'nin uğraşları bir yandan ağabeyinin babasına ve kendine karşı ikiyüzlü davranışı onu iyice boğar. Ama özellikle de babasının sevgisizliği ve maddiyata düşkünlüğü onu boğmaktadır.

Babasına ölecek olduğunu da ağzından kaçıran Brick, adamın yıkılmasının ardından biraz olsun kendini toparlar ve onunla yüzleşir. En etkileyici baba-oğul sahnelerinden de birine şahit oluruz filmin sonlarına doğru...Oğlunun ikiyüzlülüğe tahammül edemediğini ve içtiğini anlayan baba sonunda esas kendi hayatının bir ikiyüzlülük içerisinde geçtiğini haykırır oğluna. Sevmediği bir kadınla hamile kaldığı için evlenmek zorunda kalmıştır. Hiç hazır olmadığı bir anda baba olmuştur. Ailesine değer veremediği için kendini işine adamış, türlü insanlarla mücadele edip sonunda inanılmaz zengin olup ailesinin de maddi anlamda her isteğini yerine getirmiştir. Kendince bunun yeterli geldiğini düşünse de, Brick hep baba sevgisinden uzak olduğunu hissetmiştir...Büyük baba da beş parasız ölen zavallı işsiz babasından bahsedip oğlunun şükretmesini beklerken, birden babasının sevgisiyle küçükken o hiçlik içerisinde nasıl mutlu olduğunu anlayıverir. Kendisi babası tarafından derin bir sevgiyle sevilmiştir ama kendi oğullarını sevse dahi bunu hiç bir zaman hissettirememiştir. İki üzüntülü adam acıyla bakışır ve birbirlerini sonunda anlayarak huzur bulurlar...

Bu sahneden sonra aile arasına karışan ikili artık mutlu gibidir. Gooper ve Mae'nin sıkıştırmalaruyla miras konusunda boğulan İda koşarak kocasına sarılır. Büyük baba da ona daha anlayışlı gibidir. Hatta Maggie umutsuzluğa kapılan bu aileye biraz umut vermek için hamile olduğu yalanını söyler. Büyük baba ve anne buna çok sevinirken, Mae bu bir yalan diye itiraz eder. Gooper da artık Mae'nin çok ileri gittiğini, itici olduğunu ve kardeşini bu derece itelemenin doğru olmadığını anlamış gibidir. Karısına çenesini kapatması söyler. Odasına çıkan Brick, karısı Maggie'ye seslenir. Ve ikili artık gerçekten çocuk yapmak için hazırlıklara başlar:)


Durun sizi hemen bırakmayacağım. Filmin senaryosunun değiştirildiğinden bahsetmiştim. Şimdi de nelerin değiştirildiğinden ve bazı ilginç bilgilerden bahsederek sizi biraz şaşırtmak istiyorum:)

Bir kaç filmi yorumlarken size daha önce bu yıllarda geçerli olan Hollywood sansürleme sürecinden biraz bahsetmiştim. "Hays Code" olarak da bilinen ve 1930-1967 yılları arasında geçerliliğini koruyan bu sansürleme sonucunda, beğendiğiniz ve hayran kaldığınız bir çok kült filmin senaryosu değiştirilmiş  ve "masumlaştırılmıştır". Motion Pictures Producers'ın başında olan o dönemin siyasetçisi William Hays tarafından "Production Code (Yapım Kuralları)" adı altında "yapılmaması gerekenler" ve "dikkat edilmesi gerekenleri" olarak içeriği geliştirilen bu kurallar, amaç olarak toplumun ahlak kuralları dahilinde huzurunun korunmasını ilke edinmiştir. Zamanla Hays Code olarak adı değiştiren bu kanunlar, hukuksal hiç bir yaptırımı olmasa da o dönemde bütün yapım şirketlerini denetim altına almıştır. Çünkü bu şirketler her ne kadar bu kurallara inanmasa da, eğer filmleri bu kanunlardan geçmezse devlet tarafından filmlerinin gösterimlerinin engelleneceğini bilmektedir.

Klasik ben, sizi bilgilerle yine boğdum sanırım:) Ama maalesef bu konu filmimizle çok ilgili. Şöyle ki, filmde karısına aşık olduğunu ve onun cinselliği karşısında aslında kendini zor zapt ettiğini gizlice onun sabahlığını koklayarak anladığımız Brick, aslında en yakın dostum dediği Skipper'a aşık bir homoseksüeldir! Brick'in mücadelesi ve acısı en büyük aşkını kaybetmesi ve homoseksüel olduğunu ailesine ve diğer herkese anlatamamasıdır. Bu ikiyüzlülük esas Brick'i boğmaktadır. Kocasının bu durumunun farkında olan Maggie ümitsizce kocasını kazanmaya çalışmaktadır. Diğer yandan Skipper da ümitsiz olduğunu düşündüğü bu aşktan dolayı intihar etmiştir aslında. Filmde ise bu bize beceriksiz ve başarısız olan Skipper'ın, Brick evlendikten sonra artık onun kanatları altında yaşayamayacağını ve alçaldığını anladığı anda Brick'in de desteğini kaybedince intihar ettiği şeklinde yansıtılır. Brick ise gerçek aşkını kaybettikten sonra bu "ikiyüzlülüğü" yaşamayı inkar eder ve karısıyla cinsel ilişkiye girmeyi keser. Filmde bana Brick'in dostu için kendini bu derece bırakması ve Maggie ile olan mücadelesi biraz aşırı gelmişti. Ama senaryoyu bir de bu şekliyle düşününce, Brick'in bu çıkmazı daha bir anlam kazanmakta bence.

Film yorumcularına göre, yine de Brick'in eşsinsel olduğuna dair bir ima da barındırır film. Büyük Baba, Brick ve Maggie bir arada konuyu tartışırken, Maggi Brick'e onun önceki futbol kariyerinden nefret ettiğini çünkü her zaman bunu kendisine tercih ettiğini söyler. Ve bu öncelikli kariyeri dahilinde Brick'in takım arkadaşı Skipper'dan da Brick'in dikkatini dağıtarak evliliklerini mahvettiği için her zaman nefret ettiğini ekler. Burada "dikkatini dağıtmak" duygusal bir ilişki içerisine girmek olarak yorumlanır çoğu kişilerce.



Senaryo nereden nereye öyle değil mi? Bir taraftan sevgilisini kaybeden eşcinsel bir kocayı yeniden hayata tutundurma mücadelesi, diğer taraftan aslında onu aldatmadığını ve onun için mücadele edeceğini sürekli belirten namuslu bir kadın. Hays tabi ki sonuncuyu tercih eder. Ve Hays tabi ki heteroseksüel bir koca tercih eder bu kadın için:) Bunu da, o yüze gömülen sabahlık sahnesiyle kuvvetlendirtir hatta. Skipper de yasak aşık yerine Brick'in "en yakın dostu" oluverir.

İşte tam da bu durum Paul Newman'ı çılgına çevirir. Ama yine de bu klasikte yer almak ister. Tıpkı Tennessee Williams'ın eseri ne kadar değiştirilse de projeyi yine de kabul etmesi gibi...Williams filmin başarılı olacağına inanmasa da 3 milyon Dolar bütçeyle çekilen film yaklaşık 18 milyon Dolar gişe hasılatı da getirmiştir. 

Ama bir isim vardır ki senaryo değişimini öğrendiğinde kendisine gelen teklifi net bir şekilde sebebiyle birlikte reddeder: Yönetmen George Cukor. Kendisi sizinle daha önce instagram sayfamda paylaştığım "The Philadelphia Story" filminin de yönetmenidir. Yönetmenin bu net duruşu benim hayranlığımı kazandı, ya sizin?


George Cukor

The Philadelphia Story (1940)
Son olarak bu güzel dünyadan güzel insanlar geçip gitse de takılar hep baki kalır:) Elizabeth Taylor'un yaşarken kıyamadığı sanat eseri değerindeki o birbirinden eşsiz güzellikteki nadir mücevherleri ise yakın bir zamanda çocukları tarafından açık arttırmada satılmıştır...



Keyifle ve sinemayla kalın!



p.s. İlerleyen dönemlerde Paul Newman'dan da detaylıca bahsedeceğim.


















Kaynaklar
http://birfilmsevdim.blogspot.com.tr/2012/09/kizgin-damdaki-kedi.html
https://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=93301189
http://www.biyografi.info/kisi/elizabeth-taylor
www.imdb.com




 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzle - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger