Latest Movie :
Recent Movies
9 Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Yıldız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

En iyi Sovyet filmleri: İnsanın Kaderi (Судьба человека - 1959)


Yönetmen: Sergey Bondarchuk
Oyuncular: Sergey Bondarchuk
Pavlik Boriskin
Zinaida Kirienko
Pavel Volkov
Tür: Dram, Savaş
Yapım: Sovyetler Birliği - 1959
Puan: 9

İnsanın Kaderi (Судьба человека - 1959) filmi, Rus yazar Mihail Şolohov’un aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Film bir Rus askerinin öyküsünü ve aynı zamanda kaderini anlatıyor. Bildiğimiz sıradan bir öykü değildir onun öyküsü.

Andrey Sokolov, İkinci Dünya Savaşı başladığında şoför olarak askere alınır ve savaşın başlangıcında kullandığı kamyonun bombalanması sonucu esir düşer. En başta kaderinde Almanlara esir düşmek ve esir kampının zorlukları ve yokluklarına katlanmak vardır. İlk fırsatını bulduğunda kaçar ve yeniden Sovyet ordusuna geri döner. Esirlikten kurtulduğu için kısa süreliğine evine gönderilir ama korkunç bir manzara ile karşılaşır.

Andrey Sokolov savaştayken Alman uçaklarının bombardımanı sırasında evine bir bomba düşmüş ve eşi ve iki kızı burada ölmüştür. Yakınlarından ise sadece bir oğlu kalmıştır ve o da subay olarak orduya katılmıştır. Andrey yeniden orduya döner ve savaşın son günlerinde oğlunun da öldüğü haberini alır. Artık hiç yakının kalmamıştır. Kaderin önüne koyduğu bu zorluklara rağmen insanlığını korumayı başarır.

Ancak kader bu sefer ona farklı bir sürpriz yapar. Çalıştığı sırada yetim bir oğlan çocuğu görür. Asker olan babası savaşta ölmüş, annesi de trenle giderken Alman uçaklarının bombardımanı sırasında ölmüştür. Yetim Vanya çöpten bulduğunu yer, nerede olursa orada geceler.

Filmin en duygu yüklü sahnesi de işte bu sahnedir. Kısa bir düşünmeden sonra Andrey, Vanya’ya onun babası olduğunu söyler. Çocuğun verdiği tepki ise her izleyiciyi gözyaşlarına boğmaya yetiyor. Onu evlat edinir ve ona babalık yapar.


Filmin akılda kalan ve bir diğer önemli sahnesi ile Andrey esir iken yaşanan bir olaydır. Andrey esir kampının komutanı tarafından çağrılır. Çok çalıştırıldıklarını söylediği için onu kurşuna dizeceklerini öğrenir. Haberi soğukkanlı ve hatta sevinçle karşılamasına şaşıran Alman komutan bu sefer ondan bir bardak dolusu içki içmesini ister; Alman ordularının zaferi şerefine. Bu teklifi reddeden Rus asker, bu sefer kendi ölümüne iç derken bardağı Alman subayların şaşkın bakışları arasında bir çırpıda kafaya diker.

Şaşıran Alman komutanın bir daha iç demesi ile bu üç bardağa çıkar ama kaderinde bu sefer ölüm yoktur. Hatta Rus askerinin gösterdiği bu cesaret karşılığında ona ödül olarak da tam bir ekmek verilir.


İnsanın Kaderi (Судьба человека - 1959) yıllar geçmesine rağmen özellikle bahsettiğim sahneleri hiç unutulmadan izleyicinin aklında ilk günkü gibi tazeliğini ve duygu yüklü anlarını korur. Sovyet yapımları arasında en iyi filmlerden biri olarak hep anılacaktır.

Son olarak filmin yönetmeni Sergey Bondarchuk (Bondarçuk) aynı zamanda filmin başrol oyuncusudur. Bondarchuk’un ortaya koyduğu eserler çok sayıda ödüle layık görülmüştür.

Ucuz Roman (Pulp Fiction - 1994) ve Tarantino’nun filmleri üzerine


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: John Travolta
Samuel L. Jackson
Bruce Willis
Ving Rhames
Uma Thurman
Tim Roth
Tür: Suç, Gerilim, Dram
Yapım: ABD - 1994
Puan: 9

Deyim yerindeyse Tarantino’yu son günlerde yeniden keşfettim. Hâlbuki daha önce birkaç filmini izlememe rağmen çok da hayranlık duyacak, yeni filmini bekleyecek kadar filmlerini beğenmemiştim. Tarantino kendine has bir üslup geliştiren ve bunu filmlerinde zaman zaman devam ettiren bir yönetmen.

Tarantino’nun daha önce Kill Bill filmlerini izleyip beğenmiştim. Bu normal bir beğenme, on üzerinden ancak 6-7 eden bir beğenme. Yaklaşık 10 yıl önce Rezervuar Köpekleri filmini izlemeye çalışmış bir türlü depodan çıkamayan, uzun ve küfürlü konuşmalarını saçma bulup, sonunu getiremeden bırakmıştım. Pulp Fiction filmini ancak fragmanını izleyip aşırı ve bayağı bulmuştum. Yeniden izleyince ancak birkaç sahnesini izlediğimi daha sonra hatırladım. Yeni filmlerinden Django Unchained (2012) çıktığında “zenci bir kovboy” fikrini ilgi çekici bulmayıp izlememiştim.

Ancak son günlerde Tarantino’nun filmlerini yeniden keşfettim. Bu keşfediş The Hateful Eight (2015) filmi ile başladı. Birkaç yıl önce izleyip çok beğenmiştim. Bu film Western tarzı ile birlikte bana Agatha Cristi’nin kitaplarını anımsatıyordu. Ünlü İngiliz polisiye yazarı zaman zaman okura ipuçlarını vererek cinayeti çözmeye teşvik eder. The Hateful Eight filminde de benzer sahneler var. Bir cinayet yaşanır ve soru şu: Kim yaptı? Bir kulübe tarzı dükkânda bunu yapabilecek birkaç kişi var.

Geçtiğimiz günlerde Tarantino’nun yeni filmi için çalışmalara başladığı haberinden sonra yönetmenin eski filmlerini izlemeye başladım. Sırasıyla Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs - 1992), Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009), Django Unchained ve Pulp Fiction filmlerini izledim. Tabii 10 yıl önce izlediğimde saçma, aşırı bulduğum fazla küfürlü ve kanın su yerine sağa sola sıçradığı sahneler, bu sefer çok farklı bir etki bıraktı. Bunun ardından şu sonuca vardım. Örneğin The Hateful Eight ve Django Unchained gibi Tarantino’nun son filmleri her ne kadar geniş bir izleyici kitlesine hitap etse de işe ilk başladığı ve onu ünlü yapan, “Tarantino” yapan Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction gibi filmleri en azından 30 yaş ve üzeri ve belli bir film beğenisi olan izleyici kitlesine hitap ediyor. 

Bu arada Tarantino filmlerinde bazı oyuncular ile yeniden çalışmayı tercih ettiği fark ediliyor. Örneğin Samuel L. Jackson, Tarantino’nun altı filminde rol almış. Death Proof (2007) filminde gördüğümüz bazı simaları daha sonra Soysuzlar Çetesi’nde tekrar görüyoruz.

Böyle isimler arasında Christoph Waltz’ın da anmak gerek. Avusturya - Almanya’lı aktör Waltz, Tarantino’nun iki filminde rol almış her iki rol için de Oscar kazanmıştı.

UCUZ ROMAN (PULP FICTION - 1994)

Şimdi bu yazının ana konusuna dönelim, Pulc Fiction filmine. Ucuz Roman (Pulp Fition - 1994) Tarantino’nun ikinci kez yönetmen koltuğuna oturduğu ve onu ünlü yapan filmi. Bu film çok rağbet görünce Tarantino’nun ilk filmi olan Rezervuar Köpekleri de bundan nasibini almış ve o da büyük hayran ve izleyici kitlesi elde etmişti.

Pulp Fiction eleştirmenler tarafından olumcu yorumlar almış ve Tarantino’nun “başyapıtı” unvanını kazanmıştı. Ayrıca finansal olarak da büyük başarı elde etmişti. Filmin Bütçesi 8,5 milyon dolar ve topladığı gişe hâsılatı ise yaklaşık 214 milyon dolar.

Film, Los Angeles suç dünyasından şiddet dolu dört öykü anlatıyor. Mafyanın iki kiralık katili, bir boksör, mafya liderinin karısı ve bir lokantayı soymaya çalışan bir çiftin öyküleri zaman zaman bir biriyle çakışıyor. Filmde şiddet sahneleri ve Tarantino’nun filmlerine özgü küfürlü konuşmalar da normal günlük diyaloglar olarak yansıyor.

Öte yandan bu film sadece Tarantino’yu değil aynı zamanda filmde rol alan oyuncuları da ünlü etti. En başta buna örnek filmde mafyanın iki katili rolünü canlandıran oyuncular John Travolta ve Samuel L. Jackson’i göstere biliriz.

Pulp Fiction 7 dalda Oscar’a aday gösterilmişti. John Travolta ve Samuel L. Jackson da Oscar’a aday gösterilen isimlerdendi. Quentin Tarantino ve Roger Avary ise “en iyi senaryo yazarlığından” Oscar almıştı.

Henüz izlemediyseniz bu film 20 yıllık bir klasik ve şimdiden kült film unvanını almıştır.

Tarantino’dan masalsı bir film: Zincirsiz (Django Unchained - 2012)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Jamie Foxx
Leonardo DiCaprio
Christoph Waltz
Kerry Washington
Samuel L. Jackson
Tür: Aksiyon, Dram, Western
Yapım: ABD - 2012
Puan: 9

Yönetmen Quentin Tarantino’nun Django filmi izleyiciye masalsı bir öykü sunuyor. Niye masalsı? Zaten filmin içerisinde de Dr. Shultz’un atlattığı gibi Alman masalında bir prenses olan Broomhilda bir dağın başına hapsediliyor. Dağı da bir ejderha koruyor. Ta ki beyaz atlı prensi gelip onu kurtarana kadar.

Tarantino’nun bu filminde de ana karakter Django’nun köle olan eşi Broomhilda’nın içine düştüğü zor durum ise masaldakinden daha da kötü. O, Django’nun karısı ve ismi “kölelik” olan ejderhanın elinde ve dağın başında (ABD’nin o dönem pek yasaların işlemediği Vahşi Batı denildiğine göre ve ayrıca kölelerin durumu da göz önüne alındığında “dağın başı” diyebiliriz) yardım bekliyor. Django da ancak masallarda bulunan beyaz atlı prens gibi onun yardımına konuşuyor. Kendi canını tehlikeye atma pahasına. Çok masalsı ve yüce bir amaç uğruna.

Filmin konusu ABD’de Sivil Savaş’tan iki yıl önceyi anlatıyor. ABD’nin güneyindeki köleliği, kölelerin durumunu ve içinde bulundukları acımasız şartları izleyiciye Tarantino’nun tarzıyla gösteriyor Zaten filmdeki konuşmalarda da zenci (nigger) kelimesi havada uçuşuyor. Ana karakter Django da her ne kadar film başladıktan sonra özgürlüğüne kavuşsa da siyahi olduğu için, “zenci” denilerek ırkçı ayrımcılığa maruz kalıyor. Bunu bir bara girdiği zaman görüyoruz. Ayrıca bir zenciyi at üstünde, at sürerken görenler çok şaşırıyor, kızıyor.

Bunlar daha filmde kölelerle ilgili anlatılan çok basit kalabilecek olaylar. Dahası sadece bir mal olarak görüldükleri için köle dövüşlerinde çok kolayca öldürülüyor, sahipleri isterse satabilir, isterse öldüre, isterse de köpeklerine parçalatabilir. Kimse bu şartlarda ölen bir köle için kimseye hesap sormayacaktır.

Filmin konusu ise şöyle: Dr. King Schultz bir Alman ve diş doktoru. ABD’ye gelmiş ama burada ödül avcısı olarak çalışıyor. İşledikleri cinayetlerden dolayı ölü ya da diri olarak aranan üç kardeşi bulmak için köle olan Django’yu bulur ve onu alır. Ona yardım etme karşılığında özgürlüğünü vereceğini söyler. Bu işi bittikten sonra Dr. Schultz, Django’nun özellikle silah kullanmada maharetli olduğunu görür ve ona birlikte çalışmayı teklif eder.

Django kabul eder. Ancak Django’nun da çok istediği bir şey var. Köle olan karısı Broomhilda’yı bulmak ve ona kavuşmak. İşte Dr. Schultz ve Django’nun macerası tam da burada başlar. Önlerinde tamamlanması zor bir görev var. Çünkü Django’nun eşi çok sayıda köle sahibi birinin elindedir ve zor birisidir.

Filmde en dikkat çeken oyunculuğu Dr. Schultz karakterini canlandıran oyuncu Christoph Waltz yapıyor. Ayrıca bence bu film Tarantino’nun en iyi filmlerindedir. Zaten filmin beş dalda Oscar’a aday gösterilmesi de bunu gösteriyor. Bu beş adaylıktan iki Oscar da kazanmıştır. Birincisi “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında Christoph Waltz’un aldığı Oscar. İkincisi ise Tarantino’ya “En İyi Özgün Senaryo” dalında verilen Oscardır.

Film ayrıca finansal olarak da başarı elde etmiştir. 100 milyon dolar bütçeli film, dünya genelinde 425 milyon dolar hâsılat elde etmiş ve Tarantino’nun şimdiye kadar en yüksek gişe rakamına ulaşan filmi olmuştu.

Neo-noir bir bilim kurgu filmi: Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı (2017)


Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Ryan Gosling
Harrison Ford
Ana de Armas
Sylvia Hoeks
Robin Wright
Mackenzie Davis
Carla Juri
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Blade Runner 2049 (2017), 1982 yapımı aynı isimli filmin devamıdır. Neo-noir bir bilim kurgu filmi olan “Blade Runner 2049”in yönetmenliğini ise Denis Villeneuve yaptı.

Bu filmi anlamak için biraz da Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) filmini hatırlamak lazım. Tyrell şirketi yeni tür robotlar geliştiriyor. İnsana benzedikleri için de onlara “Replicant” (Kopya) deniliyor. Bu yeni tür robotlar sadece insana benzemekle kalıyor, aynı zamanda da çok zekiler. Bir de bazı “insani” duygular geliştiriyorlar. Bunu mesele bu filmde böyle bir Replicant’ın hatıra olarak sakladığı bir fotoğraf ve arkadaşlarına değer vermesi şeklinde görüyoruz.

Bu robotlar Dünya dışında gezegenlerde, insanların çalışamayacağı zararlı ortamlarda köle olarak çalıştırılıyorlar. Ancak buna başkaldırıyor ve kanlı bir isyan çıkıyor. Bu olaydan sonra Replicant’lar Dünya’da yasaklanır ve “Blade Runner” ismi verilen özel bir güvenlik gücü de onları avlar ve “emekli eder” (öldürür). İlk filmdeki olaylar 2019 yılında geçiyor.

Devam filminde ise zaten filmin isminden de anlaşılacağı gibi 30 yıl geçmiş ve yıl 2049’dur. Blade Runner 2049 (2017), Replicant’larla ilgili olayı bir adım daha ileri taşıyor. Onlar sadece zeki, duygusal ve onları yapanlara isyan etmekle kalmamış. Aynı zamanda ilk filmde bir Blade Runner olan Rick Deckard (Harrison Ford) ile romantik ilişki yaşayan özel üretim bir Replicant olan Rachael, bu ilişkiden bir çocuk da doğurmuştur.

Bu aslında şu anlama da geliyor. Replicant’lar artık bundan sonra kendi aralarında da çoğalabilirler. Kendi başlarına bir topluluk oluşturabilir ve bu da Dünya’da yeni bir türün başlangıcı anlamına geliyor. Biraz da ileri gidersek, eğer insanlar Replicant’ları avlayıp hepsini yok etmek istiyorsa, onların da karşı koyması ile bu büyük bir savaşa da dönüşebilir.

Filmde aynı zamanda yeni bir tür Replicant da görüyoruz. Bunlar yeni model ve eski modeller gibi isyan etmeden efendileri olan insanlara hizmet ediyor. Filmin ana karakteri de böyle bir robot ve ismi K. Polis biriminde çalışıyor ve görevi de Blade Runner. Yani deyim yerindeyse kendi türünü avlayıp “emekli eden” bir robot.

K., bir görev sırasında Rachael’in gömülmüş kemiklerini bulur. İnceleme sonucu kemiklerin bir Replicant’a ait olduğu ve doğum sırasında öldüğü anlaşılır. Artık K.’ya yeni bir görev verilir. Bir Replicant’tan doğan bu çocuğu bulmak ve yok etmek. K., ise etik bir çelişkiye düşer. Şimdiye kadar hep insan yapımı robotları öldürüyordu. Peki, insan yapımı olmayan ve “doğan” bir varlığı nasıl öldürecekti.

Devam filmi olması dolayısıyla Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) filminin müziği burada da kullanılmış. İlk film çağımızdaki aşırı nüfus artışı, küreselleşme, iklim değişikliği ve teknolojinin gelişmesi sonucu genetik mühendislik konularına dikkat çekiyordu. Blade Runner 2049 (2017) de bu konulara dikkat çekiyor ve bir de üstüne dünyada yaşanan büyük bir yok oluşa değiniyor. Post Apocalyptic (Kıyamet Sonrası) bir dünya.

Filmin ilk sahnelerinde uçsuz bucaksız yapılardan oluşan taş ve demir yığını şehirler var. İnsanlar kıtlık yaşıyor ve bütün canlı örtüsü ölmüştür. Yiyecek olarak ise protein kaynağı olan kurtçuklar yetiştiriliyor. Radyasyon seviyesi bazı bölgeleri yaşanmaz yapmıştır. Hele ana karakter K.’nın bulduğu tahtadan yapılma bir oyuncak at, malzemesi tahta olduğu için o kadar değerli ki gören kişi hemen satın almak istiyor.

Ancak bunun yanında sanal ürünler de ortaya çıkmıştır. K.’nın holografik kız arkadaşı, yeni tür robotlar ve saire. İnsanlık teknolojinin, genetiğin birleşmesinden artık normal cinsel yolla üreyebilen robotlar bile yapmışken, şimdi artık insanlığın soru mu oluyor denilebilecek bir olayla karşı karşıyalar. Çünkü bir yandan da sezaryenle doğan ilk Replicant, diğerlerine de bir ümit olmuş, kendi geleceklerini de planlamaya, örgütlenmeye başlamışlardır.

Kadınlara yönelik cinsel saldırılara dikkat çeken film: Kardaki İzler (Wind River - 2017)


Yönetmen: Taylor Sheridan
Oyuncular: Jeremy Renner
Elizabeth Olsen
Graham Greene
Kelsey Chow
Jon Bernthal
Tür: Suç, Dram, Gerilim, Gizem
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Kardaki İzler (Wind River - 2017), yönetmeni ve senaryo yazarı Taylor Sheridan olan ve kadınlara yönelik cinsel saldırı ve tecavüzlere dikkat çeken bir film. Özellikle de Amerikan Kızılderililerinin rezervasyonlarında sayıları bile bilinmeyen kayıp kadınlar konusuna dikkat çekiyor.

İçerisinde kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı ve tecavüz olan filmleri sevmiyorum. Daha doğrusu böyle sahneleri izlemeye dayanamıyorum. Bu filmde de böyle bir sahne ve bir kıza tecavüz var. Ancak konuyu işleyiş tarzı ve sonda da “ilahi adalet” ya da “ettiğini buldu” diyebileceğimiz bir tarzda bitmesi bir nebze de olsa izleyiciyi çektiği acılardan kurtarıyor.

Filmin konusu şöyle: ABD’nin Wyoming eyaletindeki Wind River Kızılderili Rezervasyonu’da ABD Orman Servisi görevlisi Cory Lambert (Jeremy Renner), dağlık bölgede karlar içinde donmuş bir genç kız cesedi bulur. İncelemeler sonucu kızın darp sonucu soğukta donarak öldüğü anlaşılır. Ayrıca tecavüze de uğramıştır.

Soruşturma için bölgeye FBI ajanı Jane Banner (Elizabeth Olsen) gelir. Ancak adli uzman tarafından kızın ölüm sebebi cinayet değil de soğuktan donma olarak rapora yazılınca daha fazla FBI desteği çağıramaz. Bölge Şerifi Ben’in elinde sadece altı adamı var. Olayı araştırmak ve çözmek de FBI ajanı ve orman servisi görevlisi ve aynı zamanda iyi bir avcı olan Cory Lambert’e kalır.

Araştırmalar sonucu ormanda bir ceset daha bulunur. Vahşi hayvanların da parçaladığı cesedin kızın erkek arkadaşına ait olduğu öğrenilir. İşte bundan sonra asıl “av” başlar. Hedef ise bu vahşi cinayet ve çirkin saldırıları yapan ya da yapanları bulmaktır. Bundan sonra ise izleyicinin nefesini tutarak izleyeceği olaylar ve sahneler başlar.

Filmin başlarında “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” yazısı görülüyor. Hem yönetmen hem de senaryo yazarı Taylor Sheridan, filmi Kızılderili rezervasyonlarında kadınlara yönelik binlerce cinsel saldırı vakalarını dikkate alarak yazdığını söylemişti. Filmin sonunda ise yine bir not var. Notta, “Her bir etnik grup için kayıp kişi istatistikleri tutulurken, kayıp Kızılderili kadınların sayısı ise bilinmiyor.” deniliyor.

Film hem eleştirel hem de finansal olarak başarı elde etmiş ve şimdiden ödüle layık görülmüştür. Filmin bütçesi 11 milyon dolar, gişe hâsılatı ise 40 milyon dolardır.

Grimm masallarının polisiye ile birleştiği fantastik bir dizi: Grimm (2011 - 2017)


Yazanlar: Stephen Carpenter, David Greenwalt, Jim Kouf
Başrol: David Giuntoli
Russell Hornsby
Bitsie Tulloch
Silas Weir Mitchell
Sasha Roiz
Reggie Lee
Bree Turner
Claire Coffee
Tür: Dram, Fantastik, Polisiye, Suç, Korku, Gizem
Yapım: ABD - 2011 - 2017
Puan: 9

Grimm (2011 - 2017), altı sezon ve 123 bölümlük fantastik bir dizidir. Dizinin konusu bir yandan Alman masal yazarları Grimm Kardeşleri’nin hikâyelerinden ilham alırken, diğer yandan da polisiye konusunu işliyor. Grimm Kardeşleri’nin masalsı kahramanları ve canavarlarını modern dünyamıza uyarlayarak, fantastik bir polisiye çıkarmışlar karşımıza. Fantastik kitap ve filmleri sevenlerin beğeneceği bir dizidir.

Dizinin konusu kısaca şöyle: Ana karakter Nick Burkhardt (oyuncu David Giuntoli), Portland Polis Merkezi’nin bir detektifi ve bir gün öğreniyor ki Grimm adıyla bilinen dünyanın koruyucularının soyundan geliyor. Aslında Grimm masalları ve bu masallardaki canavarlar gerçekmiş ve bizimle yaşayan mitolojik yaratıklarmış. İşte bu Grimm’ler de yüzyıllar boyunca Wesen (Almanca yaratık anlamına geliyor) denen mitolojik yaratıkları bulup avlayan ve böylece dünyayı ve insanları korumaya çalışan bir nesildir. Tabii bir de onları diğer insanlardan ayıran özellikleri var. Mesela Wesen’ler insan şeklinden yaratığa dönüştüğünde onları görebiliyorlar. Normalde insanlar göremez. Wesen’ler de Grimm’leri tanır ve onlardan korkarlar.

Nick Burkhardt ve ortağı detektif Hank Griffin de karşılarına çıkan ve normal adli tıp tarafından çözülemeyen ve Wesen’ler tarafından işlendiğini bildikleri cinayetleri çözmeye çalışırlar. Onlara ilk sezondan kurt türü bir Wesen olan “Blutbad” arkadaşı Monroe da yardımcı olur. Kısacası bizim kahramanımız Nick ecdadı gibi önüne çıkan her Wesen’i öldürmüyor, sadece kötü olanları, insanlara zarar verenleri ve o da başka bir seçeneği olmadığında öldürüyor.

Dizinin en güzel tarafı, masalsı, mitolojik canavarları günümüz dünyasına uyarlaması ve güzel bir şekilde yorumlamasıdır. Özellikle farklı ülkelerde halk arasında halen konuşulan ve çocuklar korkutulan canavarları bu dizide farklı bir yorumlama ile canlı kanlı görebilirsiniz.

Dizinin bir diğer özelliği ana karakterler arasındaki sıkı bağları olan arkadaşlıktır. Nick ile Monroe çok sıkı iki arkadaştır. Bu gruba ayrıca Nick’in ortağı Hank Griffin, kız arkadaşı Juliette Silverton da katılıyor. Ayrıca gruptaki en ilginç karakterlerden biri de Çavuş Drew Wu’dur. Monroe’nun eşi ve tilki türü bir Wesen olan Rosalee Calvert de bu arkadaş grubunun üyesidir.

Dizi boyunca bu ekip çok farklı türden yaratıklar ile mücadele eder. Her seferinde karşınıza çıkacak ve farklı özelliklere sahip yaratıkları dizide yorumlamaları taktire değer. Bir de her bölümden farklı olarak, her sezonun kendi bütün bir konusu ve Nick’in mücadele vermek zorunda kaldığı daha büyük güçler var. Onlarla mücadele ise daha çetindir.

Dizi ilk beş sezon her biri 22 bölüm yayınlanırken, son sezon sadece 13 bölüm yapılmıştır. Ancak buna rağmen diyebilirim ki izlediğim en başarılı dizi sonlarından birine sahiptir. İzleyiciyi 6 sezon sonunda çok tatmin eden, iyi ki izlemişim dedirten mutlu bir son ile bırakıp gidiyor.

Tabii bir de dizinin son sahnesi var ki açık kapı bırakıyor. Bu açık kapı son sahnede görünen yukarıda bahsettiğimiz arkadaş grubunun üyelerinin çocukları ile ilgilidir. İşi bu sefer onlar devralmış ve daha da büyüterek devam ettiriyor. İşte bu son, izleyicide keşke devam etse isteği uyandırıyor.

Fantastik bir film: Wonder Woman (2017)


Yönetmen: Patty Jenkins
Oyuncular: Gal Gadot
Chris Pine
Robin Wright
Danny Huston
David Thewlis
Connie Nielsen
Said Taghmaoui
Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Wonder Woman (2017), DC Comics’in çizgi romanlarında aynı isimle yer alan bir süper kahramanı konu edinen fantastik bir filmdir. Ortaya güzel bir yapım çıkmıştır. Yönetmeni Patty Jenkins olan filmin en çok başlangıç kısmını ve konuyu Yunan mitolojisine kadar götürmesini beğendim.

Başlangıçta masalsı bir dünyaya götürüyor film bizi. Sadece Amazonların yaşadığı, dünyanın geri kalanından soyutlanmış, bir kalkanla korunan bir ada. Filmin ana karakteri, süper kahramanı Wonder Woman diğer ismiyle Diana Prince işte bu adada büyür. Amazonlar Kraliçesi’nin kızıdır. Büyürken de Amazonlar tarafından iyi bir savaşçı olarak yetiştirilir.

Filmin konusunun Yunan mitolojisine dayandığını söylemiştim. Konusu şöyle: Zeus’un insanlığı yaratması savaş tanrısı Ares’i kıskandırır ve o da insanlığın yıkımı için savaş başlatır. Ares aynı zamanda Zeus’un oğludur. Bu savaşı durdurmaya çalışan Zeus dışında diğer tanrılar Ares tarafından öldürülür. Zeus ise Ares’i yaralar ve son gücü ile de Amazonların yaşadığı adayı yaparak onlara Ares’i gelecekte dönmesi durumunda onu durduracak “tanrı öldüren” bir silah verir.

Diana da dünyanın geri kalanından soyutlanmış bir adada bu masalları okuyarak ve öğrenerek büyür. Tabi ki bir gün Amazonların hala kılıç, ok, mızrak kullandığı, at bindiği dünyasına bir uçak girer ve denize düşer. Diana, Yüzbaşı Steve Trevor’ı uçaktan kurtarır. Onlara, Amazonlar korunaklı adalarında huzur içinde yaşarken, Birinci Dünya Savaşı’nın dünyanın geri kalanında büyük yıkıma yol açtığını anlatır. Artık Diana’ya yol görünmüştür, dünya savaşına Ares’in yol açtığını düşünür ve annesinin itirazlarına rağmen gidip onu durdurmaya karar verir. Diana’nın macerası, Wonder Woman olduğunu keşfetmeye giden yol ve kahramanlıkları bundan sonra başlar.

Wonder Woman (2017) hem eleştirmenlerden olumlu değerlendirme aldı hem de dünya genelinde 800 milyon doları aşan hâsılat ile finansal da başarı elde etti. Bir de kadın bir yönetmenin süper kahramanı kadın olan güzel bir filmle başarı elde etmesi de takdire değerdir. Patty Jenkins’in başarılarının devamını diler, yapacağı yeni filmleri sabırsızlıkla beklerim.

Agatha Christie’nin başyapıtının film uyarlaması: And Then There Were None (2015)


Yönetmen: Craig Viveiros
Oyuncular: Charles Dance
Maeve Dermody
Burn Gorman
Sam Neill
Aidan Turner
Toby Stephens
Tür: Dram, Gizem, Korku, Suç
Yapım: İngiltere - 2015
Puan: 9

On Küçük Zenci kitabı, ünlü İngiliz polisiye yazarı Agatha Christie’nin hem Türkiye’de hem de dünya genelinde en çok okunan kitabıdır. Kitabın başlığı, yazıldığı 1939’da ABD baskısı için ırklı bulunmuş ve “And Then There Were None” şeklinde değiştirilmişti. Bu ifade aynı zamanda kitap ve filmdeki şiirin son mısrasıdır.

Agatha Christie’nin On Küçük Zenci kitabını okuduktan sonra kitabın film uyarlamasını aramıştım. Çok bilinen ve okunan bir kitap olduğu için de sayısız uyarlaması var desek yeridir. Bir arkadaşın tavsiyesi üzerine 2015 yılında yapılmış bu mini diziyi tercih ettim. Film kitaptaki olayları birebir takip ediyor. Zaten bence konuyu biraz bozmak bütün eseri bozmak anlamına gelirdi. And Then There Were None (2015) başlıklı mini dizi 55 dakikalık üç bölümden oluşuyor.

Filmin konusu şöyle: Bir birini hiç tanımayan 10 kişi Bay ve Bayan Owen isimli kişilerden Asker Adası’na (orijinali Zenci Adası ama bazen Indian Island ya da Soldier Island diye de değiştiriyorlar) davet edilirler. Her birine oraya gitmeleri için güçlü bir sebep sunulur. Bazılarına iş, bazılarına para, bazılarına da bir arkadaşlar buluşma veya tatil fırsatı.

Bu 10 kişi adaya gelir ve çok güzel bir akşam yemeği yer. Ancak henüz ev sahiplerinden bir haber yoktur. Daha doğrusu hiç olmayacaktır. Yemek bitip de çay faslına geçince evin bir yerlerinden yüksek sesle birisi konuşmaya başlar ve evdeki her bir kişiyi birilerini öldürmekle suçlar. Bu ses önceden bir plaka kaydedilmiş ve bir gramofonla çalınmıştır.

Misafirler bu suçlamalar karşısında hem kızar hem de korkuya kapılır. Sabah ilk iş bu adadan gideceklerini söylerler. Ancak ilk ölüm bu bandın okunmasından hemen sonra yaşanır. Tabii devamı da gelecektir. Tam da evin her yerine asılan “On Küçük Asker” şiirinde yazıldığı sırayla ve şekilde. Bunu kim ve nasıl yapıyor? İşte bu olay da gizemini sonuna kadar koruyor.

Ben Agatha Christie’nin Hercule Poirot karakterini ve onun geçtiği film ve kitapları severim. Ama bu film ve kitabı da Agatha Christie’nin başyapıtıdır. Agatha Christie severlerin kaçırmaması gereken bir film.

En iyi bilim kurgu dizisi: Fringe (2008 - 2013)


Yazanlar: J.J. Abrams, Alex Kurtzman, Roberto Orci
Başrol: Anna Torv
Joshua Jackson
John Noble
Jasika Nicole
Lance Reddick
Blair Brown
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim, Gizem, Korku, Psikolojik
Yapım: ABD - 2008 - 2013
Puan: 9

En sonda söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim. Eğer uzun soluklu ve hiç sıkılmadan izleyeceğiniz bir bilim kurgu dizisi istiyorsanız, Fringe bence türünün en iyi dizisidir. Sizi her bölümünde etkileyecek, sürükleyecek, hiç sıkmayacak, hep şaşırtacak ve keyifli izleme sunacaktır. Hele ana karakterlerden Doktor Walter Bishop’un akıl almaz ve garip davranışları da sizi güldürecektir.

Başlıkta da dediğim gibi bence Fringe, en iyi bilim kurgu dizisidir. 2008 ile 2013 yılları arasında beş sezon boyunca toplam 100 bölüm yayınlandı. Özellikle ilk üç sezondaki bölümler, bir birinden farklı garip vakalar ve Fringe ekibinin onları çözmek için uğraşmaları keyifli ve soluğunu tutacağınız anlar yaşatıyor.

Dizinin ana konusu ve karakterleri şöyle: Olivia Dunham (Anna Torv), Peter Bishop (Joshua Jackson), and Walter Bishop (John Noble) hepsi FBI’ın Fringe Bölümü ekibinde yer alıyor.

Doktor Walter Bishop, çok zeki bir yandan da çılgın bir bilim adamıdır. Hatta o kadar çılgın ki daha sonra öğrendiğimiz gibi yaptığı keşiflerden kendisi de korkarak beyninin bazı parçalarını aldırıyor, sonra da akıl hastanesinde çok uzun bir süre geçiriyor.

Fringe ekibinin ana merkezi Boston’dur ve karşılaştıkları garip vakalar sonucu bir bilim adamına ihtiyaç duyarlar. Bu olayları anlayabilecek ve çözebilecek tek kişi de Dr. Bishop’tur. Çünkü zaten birçoğunu kendisi ya yapmış, ya da geçmişte teorilerini ya da deneylerini uygulamıştır. Ancak onu akıl hastanesinden çıkaracak bir kişiye ihtiyaç vardır. İşte oğlu Peter Bishop burada devreye giriyor. O da babası gibi süper zekadır ki olayları çözmede çok yardımı dokunacaktır.

Ekibin bir diğer önemli ismi ise FBI ajansı Olivia Dunham. Tabii bir dizide herkesin ya beğeneceği ya da aşık olacağı sarışın ve güzel bir kadın olmazsa olmaz. Ki Olivia Dunham’ın da geçmişinde ekibin diğer üyeleri ile bağı var. Henüz hiçbirisi bunu bilmiyor.

Fringe, bazı bölümleri korku ve psikolojik unsurlar da içeren güzel bir dizi. Bilim kurgu demişken bize bir yandan bu dünyadaki garip vakaları gösteriyor, bir yandan da paralel evrene götürüyor. Bizim dünyamız ve paralel dünya arasındaki bağ kuruluyor. Örneğin her iki dünyada da Dr. Bishop var. Her ikisi de bilim adamı. Bizim dünyamızdaki Walter, diğerine Walternatif diyor, yani alternatif Walter.
Dizinin ilk üç sezonu bence 10 puanı hak ediyor. Ancak son iki sezondaki konu geçişlerini iyi yapamamışlar. Biraz da bence dizi iyi tutunca yersiz uzatmaya çalışmışlar ki bütün dizilerde benzer bir durum vardır. Ondan dolayı son iki sezonda bazı anlam boşlukları oluyor. Ama genel itibariyle dizinin izlenmesine engel değil. Zaten bundan dolayı diziye sonuç itibariyle 9 puan verdim. Yoksa rahatlıkla 10 puanı hak ederdi.

Son olarak bence dizide en iyi oyunculuğu Walter Bishop karakterini canlandıran John Noble yapıyor. John Noble’u daha önce Yüzükleri Efendisi filminden Denethor karakteri ile biliyoruz, Minas Tirith şehrinin vekilharç hükümdarı. John Noble, dizide hem deli, çılgın ama süper akıllı bir Walter’i oynuyor, hem de paralel evrendeki acımasız ve aşırı soğukkanlı Walter’i. Her iki rolün de başarıyla üstesinde geliyor.

Not: Diziyi izlediyseniz, dizi ile ilgili yorumunuzu ve kaç puan verebileceğinizi yoruma yazarak bizimle paylaşın.

Zoraki Kral (The King's Speech - 2010)


Yönetmen: Tom Hooper
Oyuncular: Colin Firth
Geoffrey Rush
Helena Bonham Carter
Guy Pearce
Timothy Spall
Tür: Biyografi,  Dram,  Tarih
Yapım: İngiltere - 2010
Puan: 9

Zoraki Kral (The King's Speech - 2010), güzel bir biyografi ve tarih filmidir. Bizi çok uzak tarihe götürmese de günümüz İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in babasının kim olduğunu ve Kral VI. George’un hangi koşullarda tahta geçtiğini öğreniyoruz.

Ancak bunlardan bahsetmeden önce filmin isminin Türkçe çevirisine değinmek istiyorum. Çeviri çok zor bir iştir, hele iş sanatsal eserlerin başlıklarını çevirmeye gelince daha da zor bir iştir. Ancak “The King's Speech” ismini çevirirken hangi amaca hizmetle “Zoraki Kral” diye yapmışlar pek anlamak mümkün değil. Filmin konusu da zaten Kralın konuşması, kekemeliği ve bununla mücadelesi üzerinedir.

Filmin konusuna dönelim. Kısaca şöyle: York Dükü Prens Albert, Kral V. George’un ikinci oğludur. Bir fuarın kapanış töreninde ağır bir kekemelik ile bir konuşma yapar. Yıllardır bu kekemeliği için başvurmadığı ünlü doktor kalmamıştır, ancak bir türlü iyileşme sağlanamaz.

Eşi Elizabeth, ona yeni bir doktor bulur. Avustralya doğumlu Lionel Logue. Filmin ana konusu da bu ikisi arasındaki doktor - hasta ilişkisi ve daha sonra gelişecek arkadaşlığa odaklanır. Lionel Logue’ın farklı yöntemleri vardır. Özellikle tedavi seansları sırasında hastasına (York Dükü Prens Albert) resmi unvanı ile değil, ailesinin çağırdığı Bertie ismi ile hitap etmekte ısrar eder.

Film bir yandan bu ikilinin arkadaşlık ve hasta - doktor ilişkisine odaklanırken, diğer yandan da York Dükü Prens Albert’in tahta çıkması ile sonuçlanan olaylara odaklanıyor. Prens Albert’in ağabeyi David babalarının ölümünden sonra Kral VIII. Edward olarak tahta çıkar. Ancak evlenmek istediği kadından dolayı kriz çıkınca, tahttan çekilir ve Prens Albert, Kral VI. George olarak tahta çıkar.

Öte yandan filmin başlarında Prens Albert’in babası Kral V. George’un 1934 Noel’inde radyo ile halka seslenişini görüyoruz. Kral’a göre bu iletişim aracı ile Kraliyet Ailesi her eve girebilecektir. Bundan dolayı evlatlarının da radyo üzerinden halka hitap etmelere önem vermelerini ister.

Zaten filmin sonunda da Kral VI. George’un önünde tarihin en büyük görevlerinden biri duruyor. İngiltere, 1939 yılında Nazi Almanya’sına karşı savaş açar ve Kral’ın görevi de bir radyo konuşması ile bunun halkına duyurmaktır. Her ne kadar terapisti Lionel Logue ile yaptığı çalışmalar sonucu günlük hayatta kekemeliği önemli ölçüde azalsa da bu konuşma onu heyecanlandırıyor. Konuşması sırasında Lionel Logue da hazır bulunur. Gerçek yaşamda da Lionel Logue, Kral ölene kadar yaptığı bütün konuşmalar sırasında yanında hazır bulunmuştu.

Kral VI. George (Colin Firth) ve Lionel Logue (Geoffrey Rush) karakterlerini canlandıran oyuncuların performansları mükemmeldir. Zaten Colin Firth bu rolü için Oscar dâhil beş ödül almıştır. Ancak bu iki aktör dışında bir de York Düşesi ve daha sonra da Kraçile Elizabeth karakterini oynayan Helena Bonham Carter’den de bahsetmek istiyorum. Genelde onu hep garip, çılgın ve acayip karakterleri canlandırırken görüyorum. Burada ise o bir Kraliyet Ailesi üyesi ve daha sonra da Kraliçe’dir.

Sonuç itibariyle, Zoraki Kral (The King's Speech - 2010)  güzel bir biyografi ve tarih filmidir.

Not: Filmi izlediyseniz, film ile ilgili yorumunuzu ve filme kaç puan verebileceğinizi yoruma yazarak bizimle paylaşın.

Güzel bir biyografi filmi: Yenilmez (Invictus - 2009)


Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Morgan Freeman
Matt Damon
Tony Kgoroge
Patrick Mofokeng
Tür: Biyografi, Dram, Tarih, Spor
Yapım: ABD - Güney Afrika - 2009
Puan: 9

Yenilmez (Invictus - 2009), Clint Eastwood tarafından yönetilen ve başrollerinde Morgan Freeman ve Matt Damon’un oynadığı güzel bir biyografi ve yakın tarih filmidir. Ana konu spor ve 1995 Rugby Dünya Kupası’dır. Tabii yönetmen ve başrol oyuncuları olarak saydığımız bu isimler filmin ilgi çekmesi için zaten yeterlidir.

Morgan Freeman filmde Güney Afrika’nın ilk siyahî Devlet Başkanı Nelson Maldela’yı oynuyor.  Film Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatından sonra özgürlüğüne kavuştuğu gün ile başlıyor. Filmin ilk sahneleri ise o günün Güney Afrika’sı ile ilgili şartları açıklar niteliktedir.

Film, 11 Şubat 1990 günü bir yolun iki tarafındaki iki spor hasasını göstererek başlıyor. Bir tarafta beyaz çocuklar düzgün formaları, koçları ve güzel çim sahada rugby antrenmanı yapıyor. Diğer tarafta ise toprak bir sahada fakir siyahî çocuklar futbol oynuyor. Nelson Mandela’nın araç konvoyu geçerken siyahi çocuklar sevinç gösterisinde bulunuyor.

Karşı taraftaki beyaz çocuklar ise başını olumsuz anlamda sağa sola sallarken, koçları da bir çocuğun sorusu üzerine “Bu o terörist Mendela. Onu serbest bıraktılar, bugünü asla unutmayın. Bu ülkenin yaşadığı en kötü gündür.” ifadelerini kullanır.

Bu ilk sahne aslında Güney Afrika’daki ırkçı bölünmeyi, Apartheid rejimi ortaya koyuyor. Filmin konusu olan rugby ile ilgili ise beyazların oyunu olarak görüyoruz. Zaten ırkçı rejimi temsil ettiği için siyahî çocuklar da rugby yerine futbol oynuyor.

Filmin bu sahnelerinden hemen sonra Mandela’nın hapishaneden bırakılması, kalabalık tarafından sevinçle karşılanması, siyahilerin de oy kullandığı ilk seçimlerin ardından Mandela’nın yemin ederek ülkenin ilk siyahi başkanı olmasını görüyoruz. Mandela başkan oluştur ama önünde çok büyük sorunlar duruyor. En başta 50 yıla yakın ülkeyi ikiye bölen ırkçı rejimin ektiği düşmanlık tohumları ve bölünmüşlük var. Ülkeyi tek çatı altında toplamak kolay olmayacaktır.

Film bir biyografi filmi ancak sadece Mandela’nın başkanlığının ilk yıllarına ve 1995 Rugby Dünya Kupası dönemine odaklanıyor. Mandela her ne kadar ömrünün 27 yılını hapishanede geçirse de çıktığında nefretini bir kenara bırakarak ülkeyi siyah ve beyaz diye ayırmadan tek çatı altında birleştirmek için çalışacaktır. Bunun için de rugbyyi insanları birleştirecek bir unsuz olarak seçer. Mandela’ya bu çabasında Güney Afrika’nın rugby takımı Springboks’ın kaptanı François Pienaar (Matt Damon) yardım eder.

Rugby bizim için çok bilinen bir oyun değildir ancak filmdeki oyun sahneleri izleyiciyi gördüğü mücadele karşısında heyecanlandırmaya yetiyor.

Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkiyi inceleyen film: Prometheus (2012)


Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Noomi Rapace
Michael Fassbender
Guy Pearce
Idris Elba
Logan Marshall-Green
Charlize Theron
Tür: Bilim Kurgu,  Gizem,  Macera
Yapım: ABD - 2012
Puan: 9

Prometheus (2012), Yaratık serisinin beşinci filmi ancak orijinal serinin öncesindeki olayları anlatıyor. Daha da açarsak, yaratığın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Buna ek olarak filmde en çok dikkatimi çeken husus ise yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkiyi işlemiş olmasıdır.

İnsanlığın hep sorduğu en önemli tek bir soru var. İnsanı kim yarattı ve neden? Bu soruya temelde iki farklı bakış açısıyla cevap veriliyor. Birincisi dini açıdan insanın Allah (Tanrı) tarafından yaratıldığı açıklamasıdır. Bu da inanç ya da inanmak ile ilgilidir. Ki filmde de bilim insanı ekibinin başı Dr. Elizabeth Shaw sürekli inanca vurgu yapar ve boynunda da haç taşır. 

İkincisi ise insanın varlığının kaynağına ilişkin verilen cevap pozitivist bakış açısı ve Darwin’in Evrim kuramı ile ilgilidir. İnsan, bir dizi moleküler değişim sonucu biyolojik olarak evrim geçirerek bugünkü halini almıştır.


İşte Prometheus (2012) filmi de bu her iki bakış açısına göre yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkilere değiniyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Arkeologlar Elizabeth Shaw ve Charlie Holloway, dünyanın farklı bölgelerinde yaptıkları kazılarda, taşlar üzerinde eski uygarlıklara ait bir dizi çizimler keşfederler. Hepsi de insan, insanın taptığı “tanrısal” ve kocaman varlıklar ve bu varlıkların gökyüzünde gösterdiği bir dizi yıldızı tasvir ediyor. Bu yıldızların dizilimi bütün çizimlerde de aynıdır.

Elizabeth Shaw, bu resimleri insanlar ve onları yapan “Mühendis” (Engineer) ismini verdikleri tanrılar olarak yorumlar. Çizimlerdeki gezegenleri ise bir harita ve buraya bir davet olarak görür. Bu bilim kadınının amacı insanı yapan Mühendis’leri bulmak ve bir dizi cevap almaktır. En başta da bilimsel kimliğinin kabul etmediği “yaratıcı”ya olan inancını doğrulamaktır. 

David isimli yapay zekâ bir android robotun idaresinde hedefleri olan gezegenin ayına gelen araştırma ekibi, uyku (stasis) halinden uyanır ve onlara görevleri ile ilgili bu bilgiler verilir. Neredeyse tamamı farklı alanda bilim insanlarından oluşan topluluğun ilk tepkisi, ‘Darwin’in 300 yıllık Evrim teorisini bir kenara mı atalım mı şimdi?’ olur (Filmdeki olayların 2089 yılında geçiyor). Çünkü önlerinde duran ayda insanı yaratan “Mühendis” ismini verdikleri yaratıcıları ile karşılaşmayı bekliyorlar.

Prometheus isimli uzay gemisiyle gelen ekip, burada “Mühendis”lerin çoğunu ölü olarak bulur. Bu “yaratıcı” olarak gördükleri türün DNA’sı ile insan DNA’sının tamamen aynı olduğunu öğrenirler. Ayrıca Mühendis’lerin 2000 yıl önce kendi yaptıkları biyolojik bir silahın kurbanı olduklarını ve bu silahın da aslında Dünya’da insanları yok etmek amaçlı yapıldığını şaşırarak anlarlar. 

Şimdi geldikleri gezegende cevaplar bulacaklarını umarken çok daha fazla soru ortaya çıkar. Mühendis’ler neden insanları yaptı ve neden daha sonra hepsini bir kitle imha silahı ile yok etmeye çalıştı?

Bu arada “yaratıcı” olarak gördükleri bu varlıkların da ölümlü olmasına alaycı bir tavırla David yorum yapar: “Demek bunlar da ölümlüdür.” Çünkü kendisini ölümsüz olarak görüyor.

Prometheus ekibi sonunda sağ olan tek “Mühendis”i bulur. Bu keşif gezisini organize ve finanse eden ihtiyar işadamı Peter Weyland onlardan kendisinin daha uzun yaşaması için yardım ister. Bu aslında uzay yolculuğunun asıl ve herkesten gizlenen amacıdır. Tabii insana benzeyen ama çok daha büyük ve güçlü olan bu Mühendis herkesi öldürür ve android David’in de kafasını koparır. Ayrıca 2000 yıl önce yarım kalan ve insanlığı Dünya’dan tamamen silme işine kaldığı yerden devam etmek ister.


Tabii bu arada Mühendis’lerin keşfi olan siyah bir sıvıdan türeyen yaratık da işe koyulmuştur ve olaylar daha da karışır. Elizabeth Shaw ise hâlâ sorularına cevap arar: “Neden bizi yaptınız ve neden şimdi de yok etmek istiyorsunuz?” Ancak bu sorularına bu gezegende cevap bulamayacaktır. Onun yerine işlerin en sarpa sardığı bir anda haçına ve inancına bir daha sarılır ve Tanrı’dan özür ve yardım diler. 

Filmde ne ana karakter Elizabeth Shaw ne de izleyici sorulan sorulara cevap bulamayacaktır. Film bütün soruları askıda ve daha çok da izleyicinin cevaplamasına bırakır. Ancak bir yandan da filme “Prometheus” adı verilmesi ile Yunan mitolojisine gönderme yapar. Prometheus’un ateşi Zeus’tan çalarak insanlara vermesi ve yardım etmesini, bunun sonucu da sonsuza kadar kayalıklara zincirlenmesini hatırlarsınız.


Film her ne kadar kendi sorduğu birçok soruyu cevapsız ve izleyicinin cevaplamasına bıraksa da bir soruya en başta, filmin girişinde hafif bir cevap niteliğinde bir yanıt veriyor. İnsan şeklindeki “Mühendis” grubundan biri, içtiği siyah bir sıvı sonucu DNA’sına kadar parçalanır ve bir nehre karışarak yok olur. Bu da yinen Yunan-Roma ve Aztek mitolojilerinde tanrının insanı kendi suretinde, kendinden bir parçadan yaratmasına göndermede bulunur.

Yenisini izlemeden önce Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) üzerine


Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Harrison Ford
Rutger Hauer
Sean Young
Edward James Olmos
Daryl Hannah
Tür: Bilim Kurgu,  Dram,  Gerilim
Yapım: ABD - 1982
Puan: 9

Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) hem olumlu hem de olumsuz görüşler almasına rağmen 20. yüzyılın kült filmleri arasında yerini almıştır. Bu yıl “Blade Runner 2049” adı ile filmin devamı gösterime girerken, yeni filmi izlemeden önce eski filmi bir daha izlemeye karar verdim.

Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982), ünlü oyuncu Harrison Ford ile özdeşleşmiştir. Filmin senaryosu ise Philip K. Dick'in Android'ler “Elektrikli Koyun Düşler mi?” adlı romanı temel alınarak hazırlanmıştır. Vizyona girdiği dönemde çok az gişe hâsılatı elde eden film, daha sonra çok konuşulan ve beğenilen filmler arasında yerini aldı. Hatta o kadar ki yönetmeni Ridley Scott dâhil filmin birkaç versiyonu hazırlanarak piyasaya sunuldu.

Filmin konusu ise kısaca şöyle: Tyrell şirketi, robot teknolojisinde yeni bir çığır açarak insana benzeyen yeni androidler geliştirir. Nexus aşaması olarak adlandırılan bu robotlardan Nexus 6 versiyonları ise onu yapan mühendisler ile aynı zekaya sahiptiler. Bu robotlar Dünya dışı gezegenlerin kolonileştirilmesinde, özellikle de insanlar zararlı olan ortamlarda, köle gibi çalıştırılıyorlardı. Ancak insana benzedikleri için  “Replicant” (Kopya) ismi verilen bu robotlar kanlı bir isyan çıkarır. Bunun ardından Dünya’da yasaklanırlar ve avlanmaya başlarlar.

Replicant’ları avlanmak için ise “Blade Runner” (Bıçak Koşucuları) ismi verilen özel bir polis birimi var. Filmin ana karakteri Rick Deckard (Harrison Ford) da Blade Runner’lardan biridir. Ancak görevini bırakmak istiyor. Buna rağmen bir gemiyle Dünya’ya dönen birkaç Replicant’ı avlamak için görevlendirilir ve istemese de kabul etmek zorunda kalır. Bu Replicant’lar ise Tyrell şirketinin yöneticisini öldürmek amacıyla Dünya’ya gelmişlerdir.

Filmde 2019 yılının Los Angeles şehrini görüyoruz. İlk sahnelerden kalabalık bir şehir, tıkış tıkış binalar, fabrikaların bacalarından püsküren alevler, çakan şimşekler, piramitler gibi koca binalar dikkat çekiyor. Binalarda koca koca reklamlar, uçan araçlardan yapılan ilanlar ve duyurular, puslu, yağmurlu, kirli ve aşırı kalabalık sokaklar. Karanlık bir gelecek çizen filmde, insan tipleri de ilginç, karışık ve alışılmışın dışındadır.

Bütün bu tasvirler, görüntülerle ve anlatımlarla film 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başları için öngörülen aşırı nüfus artışı, küreselleşme, iklim değişikliği ve teknolojinin gelişmesi sonucu genetik mühendislik konularına dikkat çekiyor.

Filmin ana karakteri bir yandan ona verilen görevle Replicant’ları bulup öldürüyor ancak diğer yandan ise Tyrell şirketi yöneticisinin özel olarak yaptığı bir androide ilgi duyar. Bu Rachael isimli robot kendini insan zannetmektedir. Çünkü yapılırken ona bir insanın anıları yüklenmiştir. Robot olduğu söylendiğinde ise üzülür. Ana karakter Rick Deckard bir ikilemle karşılaşır. Bir yandan bazı Replicant’ları öldürüyor, diğer yandan ise birine ilgi duyar. Bu sefer de onu korumak için uğraşır.

Filmi izlerken beni en başta hem şaşırtan hem de eğlendiren durum, Harrison Ford’un ne kadar genç görünmesi oldu. Sonuç itibariyle 35 yıllık bir film. Tabii 35 yıllık bir film olduğu için de bazı sahneler son yıllarda alıştığımız filmlerin hızlı akışına ve hareketliliğine göre biraz durağan görünebilir. Ancak yine de izlenmeye değer bir film.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzle - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger