Latest Movie :
Recent Movies
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarantino’dan İkinci Dünya Savaşı filmi: Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Brad Pitt
Christoph Waltz
Michael Fassbender
Eli Roth
Diane Kruger
Daniel Brühl
Mélanie Laurent
Tür: Aksiyon, Dram, Savaş
Yapım: ABD - Almanya - 2009
Puan: 8

İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yaklaşık 70 yıl geçmiştir ancak halen film yapımcıları için popüler bir konudur. İşte Quentin Tarantino bu filmi de bir İkinci Dünya Savaşı filmidir.

Nazi Almanya’sı İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın neredeyse tamamını işgal etmişti. Ardından bir yandan Sovyetler Birliği’nin içlerine kadar girerken, diğer yandan da İngiltere Alman savaş uçaklarının bombardımanı altında çırpınıyordu. Savaşı kısa yoldan durdurmanın tek yolu vardı o da bu savaşı başlatan, Nazi ideolojisinin birinci ismi Hitler’i öldürmek, yani suikast. Tarihte böyle bir suikast girişimi yaşanmıştır.

Tarantino da bu fikirden yola çıkaran Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009) filminde alternatif iki Hitler suikastı hikâyesi anlatıyor. Birincisi ailesi Naziler tarafından katledilen Fransa Yahudisi bir sinema sahibi genç bir kız. Diğer grup ise Avrupa’ya çıkarma yapan ve Yahudi askerlerden olsun ABD birliği ve başlarında Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt) var. Her ikisinin de hedefinde Hitler’in de katılacağı ve Fransa’da düzenlenen bir Alman film galası var. Hitler bu filmin tanıtımına katılacak ve yüzlerce üst düzey Alman subayının olduğu bu etkinlikte büyük bir suikast yapılacaktır.

Filmde Tarantino’nun yapımlarında alışık olduğumuz şiddet ve kanın su yerine aktığı sahneler vardır. Hele ABD askerlerinin öldürdükleri Alman askerlerin kafatası derilerini yüzmeleri en dikkat çekenidir. Çünkü ABD askerlerinin komutanı Aldo Raine, askerlerinin her birinden 100 Nazi askeri kafatası derisi istiyor.

Filmde en dikkat çeken karakter ve bence en iyi oyunculuğu da SS Albayı Hans Landa rolünü oynayan Christoph Waltz sergiliyor. SS Albayı Hans Landa, Nazi işgali altındaki Fransa’ya bir görevle gelmiştir. Burada saklanan Yahudileri bulmak ve film de böyle bir sahne ile başlıyor. Christoph Waltz’in oynadığı Alman SS subayı karakteri, herkesin “elime geçse bir kaşık suda boğarım” diyebileceği bir karakterdir ve oyuncu da rolünü başarılı bir şekilde yapıyor. Hans Landa karakteri sürekli gülümseyen, nazik olan ama bu nazik ve sürekli gülümseyen tip maskesinin altında elindeki gücü sonuna kadar kullanan acımasız ve zorba bir kişilik var. İçi dışının tam tersidir. Bu nazikliği ve gülümsemesi ile insanlara acı vererek her istediği şeyi sahip olduğu güç sayesinde zorla yaptırmasını biliyor.

Tarantino’nun filmi birçok ödül aldı. Ayrıca film “En İyi Yönetmen”, “En İyi Film” ve “En İyi Özgün Senaryo” dâhil sekiz dalda Oscar’a aday gösterilmişti. Ancak sadece bir dalda Oscar kazanmıştır o da yukarıda bahsettiğim oyuncu Christoph Waltz’a verilen “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ıdır.

Bu arada filmin bütçesi ve gişe hâsılatına da değinmek gerekiyor. Filmin bütçesi 70 milyon dolar ve dünya genelinde 321 milyon dolar gibi büyük bir gişe hâsılatı elde ediyor. Bu o zaman kadar Tarantino filmleri arasından en yüksek hâsılat elde eden film olmuştu. Django Unchained (2012) filmi bu rakamı geçince de şimdiye kadar da Tarantino’nun en yüksek gişe hâsılatı elde eden ikinci filmi olmaya devam ediyor.

En iyi bilim kurgu dizisi: Fringe (2008 - 2013)


Yazanlar: J.J. Abrams, Alex Kurtzman, Roberto Orci
Başrol: Anna Torv
Joshua Jackson
John Noble
Jasika Nicole
Lance Reddick
Blair Brown
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim, Gizem, Korku, Psikolojik
Yapım: ABD - 2008 - 2013
Puan: 9

En sonda söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim. Eğer uzun soluklu ve hiç sıkılmadan izleyeceğiniz bir bilim kurgu dizisi istiyorsanız, Fringe bence türünün en iyi dizisidir. Sizi her bölümünde etkileyecek, sürükleyecek, hiç sıkmayacak, hep şaşırtacak ve keyifli izleme sunacaktır. Hele ana karakterlerden Doktor Walter Bishop’un akıl almaz ve garip davranışları da sizi güldürecektir.

Başlıkta da dediğim gibi bence Fringe, en iyi bilim kurgu dizisidir. 2008 ile 2013 yılları arasında beş sezon boyunca toplam 100 bölüm yayınlandı. Özellikle ilk üç sezondaki bölümler, bir birinden farklı garip vakalar ve Fringe ekibinin onları çözmek için uğraşmaları keyifli ve soluğunu tutacağınız anlar yaşatıyor.

Dizinin ana konusu ve karakterleri şöyle: Olivia Dunham (Anna Torv), Peter Bishop (Joshua Jackson), and Walter Bishop (John Noble) hepsi FBI’ın Fringe Bölümü ekibinde yer alıyor.

Doktor Walter Bishop, çok zeki bir yandan da çılgın bir bilim adamıdır. Hatta o kadar çılgın ki daha sonra öğrendiğimiz gibi yaptığı keşiflerden kendisi de korkarak beyninin bazı parçalarını aldırıyor, sonra da akıl hastanesinde çok uzun bir süre geçiriyor.

Fringe ekibinin ana merkezi Boston’dur ve karşılaştıkları garip vakalar sonucu bir bilim adamına ihtiyaç duyarlar. Bu olayları anlayabilecek ve çözebilecek tek kişi de Dr. Bishop’tur. Çünkü zaten birçoğunu kendisi ya yapmış, ya da geçmişte teorilerini ya da deneylerini uygulamıştır. Ancak onu akıl hastanesinden çıkaracak bir kişiye ihtiyaç vardır. İşte oğlu Peter Bishop burada devreye giriyor. O da babası gibi süper zekadır ki olayları çözmede çok yardımı dokunacaktır.

Ekibin bir diğer önemli ismi ise FBI ajansı Olivia Dunham. Tabii bir dizide herkesin ya beğeneceği ya da aşık olacağı sarışın ve güzel bir kadın olmazsa olmaz. Ki Olivia Dunham’ın da geçmişinde ekibin diğer üyeleri ile bağı var. Henüz hiçbirisi bunu bilmiyor.

Fringe, bazı bölümleri korku ve psikolojik unsurlar da içeren güzel bir dizi. Bilim kurgu demişken bize bir yandan bu dünyadaki garip vakaları gösteriyor, bir yandan da paralel evrene götürüyor. Bizim dünyamız ve paralel dünya arasındaki bağ kuruluyor. Örneğin her iki dünyada da Dr. Bishop var. Her ikisi de bilim adamı. Bizim dünyamızdaki Walter, diğerine Walternatif diyor, yani alternatif Walter.
Dizinin ilk üç sezonu bence 10 puanı hak ediyor. Ancak son iki sezondaki konu geçişlerini iyi yapamamışlar. Biraz da bence dizi iyi tutunca yersiz uzatmaya çalışmışlar ki bütün dizilerde benzer bir durum vardır. Ondan dolayı son iki sezonda bazı anlam boşlukları oluyor. Ama genel itibariyle dizinin izlenmesine engel değil. Zaten bundan dolayı diziye sonuç itibariyle 9 puan verdim. Yoksa rahatlıkla 10 puanı hak ederdi.

Son olarak bence dizide en iyi oyunculuğu Walter Bishop karakterini canlandıran John Noble yapıyor. John Noble’u daha önce Yüzükleri Efendisi filminden Denethor karakteri ile biliyoruz, Minas Tirith şehrinin vekilharç hükümdarı. John Noble, dizide hem deli, çılgın ama süper akıllı bir Walter’i oynuyor, hem de paralel evrendeki acımasız ve aşırı soğukkanlı Walter’i. Her iki rolün de başarıyla üstesinde geliyor.

Not: Diziyi izlediyseniz, dizi ile ilgili yorumunuzu ve kaç puan verebileceğinizi yoruma yazarak bizimle paylaşın.

Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden: Kör Nokta (The Blind Side - 2009)


Yönetmen: John Lee Hancock
Oyuncular: Sandra Bullock
Quinton Aaron
Tim McGraw
Jae Head
Kim Dickens
Kathy Bates
Tür: Biyografi, Dram, Spor
Yapım: ABD - 2009
Puan: 10

Kör Nokta (The Blind Side - 2009), başrollerinde Sandra Bullock’un oynadığı ve son yıllarda izlediğim, beni gerçekten etkileyen en iyi filmlerden biridir. Tabii Sandra Bullock’un bu filmdeki oyunculuğundan dolayı Oscar ve Golden Globe dâhil dört ödül aldığını da söylemek lazım. Filmin kendisi ise En İyi Film kategorisinde Oscar adayları arasında yer almıştı.

Tabii filmde Sandra Bullock’un oyunculuğuna söz olmaz ama beni en çok etkilene kısmı filmin konusu, gerçek bir olaydan uyarlanması ve gerçek olayda yer alan ailenin yaptıklarıdır.

Peki filme konu olan Tuohy ailesi ne yapmıştır? Aslında asil olan kısmı da budur. Annesi uyuşturucu bağımlığı olan ve evsiz dolaşan bir genci evlerini alıyor, evlat ediniyor ve iyi bir birey olarak yetişmesin yardım ediyorlar.

Filmin konusu kısaca şöyle: Michael (Lakabı Big Mike - Koca Mike) Oher, annesi uyuşturucu bağımlısı ve kendisi de sağda solda bulduğu geçici yerlerde uyuyan birisidir. Tuohy ailesi onu soğuk ve yağmurlu bir gün üzerinde sadece ince bir elbise ile yürürken görürler. Koca Mike, Tuohy ailesinin küçük oğlu Sean "S.J." Tuohy ile aynı okula gidiyor. Leigh Anne Tuohy (Sandra Bullock) yanından geçerken aracı durdurarak Koca Mike’a nereye gittiğini sorar. Okulun spor salonuna gittiği cevabını alır. Ancak aldığı cevap Leigh Anne’i tatmin etmez çünkü spor salonu o saatte kapalıdır. Mike ise orası sıcaktır diye oraya uyumaya gidiyor.

Leigh Anne, Koca Mike’a eğer kalacak yeri yoksa gelip bu gecelik salonlarında çekyatta uyuyabileceğini söyler. Zengin bir işadamı olan eşi Sean Tuohy, bunun sadece bir gecelik bir davet olduğunu düşündüğü için buna bir şey demez.

Koca Mike, o geceyi Tuohy ailesinin evinde geçirir. Leigh Anne, kocasına gece uyurken biraz da tereddütle “Bir şey çalmaz değil mi?” diye de sorar. Hatta sabah uyandıklarına aşağı kata inerken de kocasına şaka yollu “Eğer çığlık sesi duyarsan sigortacıyı ara.” der. Ancak Mike’ın uyuduğu odaya indiğinde düzgün toplanmış bir yatak ve Mike’ı da evden çıkıp giderken bulur.

Koca Mike ondan sonra Tuohy ailesi ile yaşamaya başlar, sonra evlat edinirler ve derslerini iyileştirmek için öğretmen de tutarlar. Çünkü Koca Mike iri cüssesi ve çevikliği ile futbol antrenörlerinin ilgisini çekmiştir. Ancak okulda kalıp oyun oynaması için her şeyden önce derslerinin iyi olması gerekiyor ki bunu pek de başaramıyor. Ancak sonunda başardığında da en iyi Amerikan futbolu takımlarından teklifler yağar. Kısaca evsiz olan Michael Oher, hayatı kurtulur ve “paraya para demez.” Tabii hepsi onu evine alan bir aile sayesinde.

Bu arada Mike’ın evlat edilmesini herkes “Aaa ne kadar güzel yapmışsınız” diye de karşılamaz. Leigh Anne’ın arkadaşları iri yarı siyah bir erkeğin, kızı için bir tehlike olduğunu bile söyler. Tabii bu ve benzeri olumsuz tepkileri de görmezden gelir Leigh Anne. Mike ise “koruma” iç gücüsü çok yüksek olan birisidir. Onun için ailesini koruma iç güdüsü her şeyden önce gelir. Bunu bir sahnede yanlarına gittiği çete üyelerinin Leigh Anne ve kızını tehdit eden konuşmalarına verdiği tepki ve onlara derslerini bildirmesi sırasında görüyoruz.

Filmin sonunda gerçek Michael Oher ve gerçek Tuohy ailesinin fotoğraflarını görüyoruz.

Filmi birkaç defa izledim ama her izlediğimde beni çok etkiledi. Eğer bu filmi henüz izlemediyseniz hiç vakit kaybetmeden izleyin.

Not: Filmi izlediyseniz, film ile ilgili yorumunuzu ve filme kaç puan verebileceğinizi yoruma yazarak bizimle paylaşın.

Güzel bir biyografi filmi: Yenilmez (Invictus - 2009)


Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Morgan Freeman
Matt Damon
Tony Kgoroge
Patrick Mofokeng
Tür: Biyografi, Dram, Tarih, Spor
Yapım: ABD - Güney Afrika - 2009
Puan: 9

Yenilmez (Invictus - 2009), Clint Eastwood tarafından yönetilen ve başrollerinde Morgan Freeman ve Matt Damon’un oynadığı güzel bir biyografi ve yakın tarih filmidir. Ana konu spor ve 1995 Rugby Dünya Kupası’dır. Tabii yönetmen ve başrol oyuncuları olarak saydığımız bu isimler filmin ilgi çekmesi için zaten yeterlidir.

Morgan Freeman filmde Güney Afrika’nın ilk siyahî Devlet Başkanı Nelson Maldela’yı oynuyor.  Film Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatından sonra özgürlüğüne kavuştuğu gün ile başlıyor. Filmin ilk sahneleri ise o günün Güney Afrika’sı ile ilgili şartları açıklar niteliktedir.

Film, 11 Şubat 1990 günü bir yolun iki tarafındaki iki spor hasasını göstererek başlıyor. Bir tarafta beyaz çocuklar düzgün formaları, koçları ve güzel çim sahada rugby antrenmanı yapıyor. Diğer tarafta ise toprak bir sahada fakir siyahî çocuklar futbol oynuyor. Nelson Mandela’nın araç konvoyu geçerken siyahi çocuklar sevinç gösterisinde bulunuyor.

Karşı taraftaki beyaz çocuklar ise başını olumsuz anlamda sağa sola sallarken, koçları da bir çocuğun sorusu üzerine “Bu o terörist Mendela. Onu serbest bıraktılar, bugünü asla unutmayın. Bu ülkenin yaşadığı en kötü gündür.” ifadelerini kullanır.

Bu ilk sahne aslında Güney Afrika’daki ırkçı bölünmeyi, Apartheid rejimi ortaya koyuyor. Filmin konusu olan rugby ile ilgili ise beyazların oyunu olarak görüyoruz. Zaten ırkçı rejimi temsil ettiği için siyahî çocuklar da rugby yerine futbol oynuyor.

Filmin bu sahnelerinden hemen sonra Mandela’nın hapishaneden bırakılması, kalabalık tarafından sevinçle karşılanması, siyahilerin de oy kullandığı ilk seçimlerin ardından Mandela’nın yemin ederek ülkenin ilk siyahi başkanı olmasını görüyoruz. Mandela başkan oluştur ama önünde çok büyük sorunlar duruyor. En başta 50 yıla yakın ülkeyi ikiye bölen ırkçı rejimin ektiği düşmanlık tohumları ve bölünmüşlük var. Ülkeyi tek çatı altında toplamak kolay olmayacaktır.

Film bir biyografi filmi ancak sadece Mandela’nın başkanlığının ilk yıllarına ve 1995 Rugby Dünya Kupası dönemine odaklanıyor. Mandela her ne kadar ömrünün 27 yılını hapishanede geçirse de çıktığında nefretini bir kenara bırakarak ülkeyi siyah ve beyaz diye ayırmadan tek çatı altında birleştirmek için çalışacaktır. Bunun için de rugbyyi insanları birleştirecek bir unsuz olarak seçer. Mandela’ya bu çabasında Güney Afrika’nın rugby takımı Springboks’ın kaptanı François Pienaar (Matt Damon) yardım eder.

Rugby bizim için çok bilinen bir oyun değildir ancak filmdeki oyun sahneleri izleyiciyi gördüğü mücadele karşısında heyecanlandırmaya yetiyor.

Sherlock Holmes tadında bir dizi: The Mentalist (2008 - 2015)


Yapımcı: Bruno Heller
Başrol Oyuncuları: Simon Baker,
Robin Tunney,
Tim Kang,
Owain Yeoman,
Amanda Righetti
Tür: Polisiye, Dram, Suç
Yapım: ABD - 2008 - 2015
Puan: 8

“The Mentalist”, 2008 ile 2015 yılları arasında yayınlanan polisiye türü bir dizidir. Dizinin ana karakteri Patrick Jane (Simon Baker) bir “medyum”dur. “Red John” isimli bir seri katil, Jane’in ailesini öldürür. O da CBI’ya katılarak onlara cinayetleri çözmede yardımcı olur.

Jane karakteri daha çok ünlü İngiliz yazar Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes karakterinden uyarlanmıştır ve birçok benzer yönleri vardır. Jane ve Holmes karakterleri her ikisi de zeki ve çok güçlü gözlem yeteneğine sahiptir. Zaten davaları da hiç kimsenin fark etmediği ayrıntıları bularak çözerler. Dikkatimi çeken diğer bir benzerlik ise her ike karakter de özellikle cinayet mahallinde kokulara önem verirler ve bu da olayları çözmede onlara yardımcı olur. Hatta Partick Jane bunu bir adım ileri taşıyarak olay yerinde yere kadar eğilerek cesetleri koklaması ile ilginç görüntüler de veriyor.

Ancak Jane’in Holmes’ten farklı yönleri de var. En başta Jane olayları çözerken insanlarla oyun oynamayı, kandırmayı ve onları alaya almayı da sever. Bunun sebepleri arasında karşısındakinin doğru söyleyip söylemediğini öğrenmek, vereceği tepkiye göre değerlendirme çabasıdır. Ama izlerken Jane’in yaptığı bu oyunlar, kuralları çiğnemesi ve sıra dışı yöntemleri izleyiciye keyifli anlar yaşatıyor.

Patrick Jane karakterinin üzerinde bu kadar durduktan sonra dizinin ana konusuna dönelim. Bir “medyum” olan Jane, geçimini aslında insanları kandırarak geçiriyor. Ancak medyum gibi davranırken de iyi gözlem yapıyor, çabuk el hareketleri ve diğer yetenekleri ile de işini çok iyi yapan biridir. Ancak bir gün çıktığı bir televizyon programında yıllardır yakalanamayan bir seri katil Red John hakkında ileri geri konulur. Eve döndüğünde kızı ve karısının öldürüldüğünü görür. Odada da Red John’un cinayet mahallerinde bulunan ve duvara kanla çizilen gülen bir yüz ifadesi vardır.

İşte bu olaydan sonra Jane CBI’ya katılır. Onlara soruşturmalarda yardım eder ama asıl amacı ailesinin katilini bulmak ve onunla ilgili soruşturmayı yakından takip etmektir. Soruşturma yıllarca sürer, her seferinde seri katil Red John’a bir adım daha yaklaşır, bazen de tam buldum derken şoke eden gelişmeler de yaşanır.

Dizinin diğer ana karakterleri ise şöyle: Teresa Lisbon, Kimball Cho, Wayne Rigsby, Grace Van Pelt.

The Mentalist bir polisiye dizisi ancak benim en beğendiğim kısmı her bölümde çözülen bir birinden bağımsız olaylardan ayrı bütün dizi boyunca devam eden ana bir olayın, yani Red John soruşturmasının olmasıdır. Bir yandan da izleyici Patrick Jane karakteri ile bağ kurarken, ona acır ve bir an önce ailesinin intikamını almasını ister. Zaten çoğu zaman da bölümlerdeki kısa soruşturmalardan çok ana konu olan Red John soruşturmasını merak eder izleyici.

7 sezon ve 151 bölüm boyunca devam eden dizinin her sezon sonu bölümleri Red John olayı ile ilgilidir. Seri katil Red John soruşturması ve yakalanması ise altıncı sezonun ortasına denk gelir. Geri kalanında ise Jane artık bir adım daha yükselerek FBI ile çalışmaya başlar.

Genel itibariyle polisiye dizi ve film severler bu diziyi çok sevecektir. Hele ele avuca sığmaz Sherlock Holmes karakterini sevenler daha çok beğenecektir.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzle - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger