Latest Movie :
Recent Movies
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yüzyılın en iyi uzay dizisi: The Expanse (Enginlik, 2015 - …)


Geliştirenler: Mark Fergus ve Hawk Ostby
Başrol: Thomas Jane
Steven Strait
Cas Anvar
Dominique Tipper
Wes Chatham
Shohreh Aghdashloo
Frankie Adams
Tür: Dram, Bilim Kurgu, Gizem
Yapım: ABD - 2015 - …
Puan: 10

Isaac Asimov’un Vakıf üçlemesini okuduktan sonra uzay konulu bir dizi arayışına girmiştim. En iyi uzay dizileri listelerinde gördüğüm ve Ranker’de de ilk sırada yer alan The Expanse (Enginlik, 2015 – ) dizisini izledim. Dizi James S. A. Corey’in aynı isimli romanından uyarlanmıştır ve halan devam eden dizilerdendir. Dizinin konusu ile birlikte görsel efektleri övgüye değerdir. Uzay sahneleri, uzaydaki savaşlar, yer çekimi ortamı olmayan sahnelerin çekimleri ve diğer görsel ve efektleri ile çok güzel bir dizi çıkmış ortaya.

Diziyi izleyeceklere en başta söylemek gerekiyor ki, ilk birkaç bölüm pek de beklentilerinizi karşılamayabilir. Çünkü siz bol bol uzay sahneleri beklerken, asteroit kuşağındaki cüce gezegen Ceres’deki iç olaylar, dünyadaki politik durum, Mars ile olan ilişkiler ve birkaç küçük cinayet olayı izleyip sıkılabilirsiniz. Ancak bunlar olayın temelini oluşturan olaylar ve izlemeye devam eden. Çünkü aksiyon ve uzay macerası bu birkaç bölümden sonra başlıyor ve soluğunuzu tutarak izleyeceğiniz bir diziye dönüşüyor.

Dizinin konusu ise şöyle: 200 yıl sonra gelecekte ve insanlık güneş sistemini kolonileştirmiştir. Dünya, Birleşmiş Milletler tarafından yönetilirken, Mars’ta da ayrı bir devlet kurulmuştur. Bir de Kuşak’taki Ceres’de de bir yerleşim var. Bir tarafta Dünya ile Mars arasında güç çekişmesi varken, diğer yandan Kuşak’ın halkı da bağımsızlık için yavaş yavaş ayaklanıyor.

Ceres doğumlu detektif Josephus Miller’e (Thomas Jane) zengin bir iş adamının kızı Julie’yi bulma görevi verilir. Diğer yandan ise James Holden (Steven Strait) Cantenbury isimli uzay yük gemisinde ikinci kaptan ve bir gemiden gelen yardım çağrısına cevap verirken, gemileri saldırıya uğrar ve yok edilir. Bu olay her şeyin fitilini ateşler. Holden ve ekibinden birkaç kişi saldırıdan sağ kurtulurken, bunu kimin yaptığını öğrenmeye çalışırlar.

Bütün işaretler saldırının Mars tarafından yapıldığını gösteriyor. Bu da Dünya ile Mars, yani güneş sisteminin en güçlü iki gezegeni arasında bir savaş demektir. Bu savaşı ise kimse kazanamaz ancak geride iki enkaz gezegen kalacaktır. Üst düzey BM yetkilisi Chrisjen Avasarala (Shohreh Aghdashloo) da bu savaşı önlemeye çalışır. Ortada ise büyük bir komplo, dünya dışı ve ne olduğu pek bilinmeyen canlı bir madde ve birçok gizem var.

Olayları araştırırken Holden ve Miller’in de yolları kesişir. Artık bundan sonra bol bol uzay sahneleri, uzay savaşları, uzay gemileri, yer çekimi olmayan sahneler ve bir uzay dizisinde olması gereken her şey var.

Dizi, James S. A. Corey’in The Expanse (Enginlik) serisinden uyarlanmıştır. Kitap aslında Daniel Abraham ve Ty Franck tarafından yazılmıştır. Yazarlar böyle bir takma ad oluşturarak kitabı tek isim altında yayımlamayı tercih etmişlerdir. Yazarlar, The Expanse (Enginlik) serisinden şimdiye kadar 7 roman ve birkaç öykü çıkardılar. Daha gelecek roman ve öyküler de var.

Dizinin ilk üç bölümü Syfy tarafından yayınlanmış ancak Syfy dördüncü sezon için sipariş vermeyerek iptal etmişti. Daha sonra Amazon, dizinin dördüncü sezonunu alığını duyurdu.

Sonuç olarak devam eden bir dizi ve uzay konulu dizi, film ile kitap severlerin kaçırmaması gereken bir yapım.

Bir defa izlerseniz, tekrar tekrar izleyeceğiniz bir animasyon: Coco (2017)


Yönetmen: Lee Unkrich
Seslendirenler: Anthony Gonzalez
Gael García Bernal
Benjamin Bratt
Alanna Ubach
Renee Victor
Ana Ofelia Murguia
Edward James Olmos
Tür: Animasyon, Macera, Aile
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

Coco (2017), Pixar yapımı, Disney tarafından dağıtımı yapılan ve en çok de öyküsü ile şarkılarını beğendiğim duygu yüklü bir film ve animasyondur. Başlıkta da dediğim gibi bir defa izledikten sonra tekrar tekrar izleme isteği uyandırıyor. Hem animasyon yönü hem duygusal ve dokunaklı öyküsü hem de müzik ve şarkılarıyla gerçekten güzel bir yapım ortaya çıkmış.

En başta söylemek gerekir ki Coco böl ödüle layık görülmüş bir animasyon. En başta 2 dalda Oscar almıştır: En İyi Uzun Metrajlı Animasyon ve En İyi Özgün Şarkı. Ayrıca Altın Küre ve BAFTA başta olmak üzere onlarca film ödülü töreninde Coco’ya “en iyi animasyon filmi” ödülü verilmişti.

Coco’da yapılan ilklerden biri de rol alanlarının tamamının Latin olmasıdır. Zaten konusu da Meksika geleneklerinde olan bir olayı anlatıyor: Meksika’da bayram olarak kutlanan Ölüler Günü (Día de los Muertos). Aslında bu gelenek sadece Meksika’da değil. İspanyol kültürünün götürüldüğü ülkelerde -mesela Filipinler- benzer şekilde kutlanan bir bayramdır.

Meksika’da kutlanan Ölüler Günü bayramında ise ölenlerin ruhlarının o gün gelip ailelerini ziyaret edeceğine inanılıyor. Onlar için mezarlarına sevdikleri yiyecekler bırakılır. Kabirleri ziyaret edilir ve sair.

Coco filminde de olaylar böyle bir günde başar. Miguel Rivera’nın da ailesi böyle bir güne hazırlanıyor. Miguel’nin ailesinin tamamı ayakkabı ustasıdır. Miguel’in ise bir hayali var. O müzisyen olmak istiyor. Ancak ailesinde müzik yasağı var. Çünkü büyü büyük dedesi, yani büyük ninesi Coco’nun babası, müzisyenlik için ailesini terk etmişti.

Miguel ise müzisyen olma hayalini gerçekleştirmek için her şeyi göze almışken, kendisini bir anda ölülerin dünyasında bulur. Buradan kurtulmasının tek yolu ise ölüler dünyasında olan ailesinden birinin hayır duasını almaktır. O da müzisyen olan büyük büyük dedesini bulup ondan hayır dua almak için ölüler dünyasında müzik dolu bir maceraya atılır.

Coco (2017) ailecek izlenebilecek güzel bir animasyon ama filmdeki iskeletler küçük çocukları korkutabileceği için Türkiye’de +7 uyarısı konulmuştur.

Son olarak da filmin finansal durumundan bahsetmek istiyorum. Genellikle filmin başarılı olup olmadığı, elde ettiği gişe hasılatına bakarak ifade ediliyor. Filmin bütçesi yaklaşık 200 milyon dolardı. Dünya genelinde elde ettiği gişe hasılatı rakamı ise 806 milyon dolar olarak ifade ediliyor ki bu da ilkler sıralamalarına girmesine yetmiştir. Bu gişe hasılatı ile Coco tüm zamanların en yüksek rakamına ulaşan 15. ve 2017 yılın da 11. filmi olmuştur.

Terry Brooks’un kitaplarından uyarlanan fantastik bir dizi: The Shannara Chronicles (2016 - 2017)


Yazanlar: Alfred Gough, Miles Millar
Başrol: Austin Butler
Poppy Drayton
Ivana Baquero
Manu Bennett
Aaron Jakubenko
Marcus Vanco
Tür: Fantastik, Macera
Yapım: ABD - 2016 - 2017
Puan: 6

Yıllar önce fantastik edebiyat kitaplarından yazar Terry Brooks’un Shannara Üçlemesi’ni okumuştum. Bu kitaplardan uyarlanan bir dizi yapıldığını görmek ise bir sürpriz oldu. Yıllar önce kitapta olan ve severek okuduğun masalsı kahramanların dizi uyarlamasını görmek ise heyecan verici olabilir.

The Shannara Chronicles (2016 – 2017), Amerikan yapımı ama çekimleri Auckland stüdyolarında ve Yeni Zelanda’nın diğer bölgelerinden yapılmıştır. Dizi 2016 ve 2017’de 10’ar bölümlük iki sezon halinde yayınlanmış ve daha sonra iptal edilmişti. En azından yapımcılar diziyi yayınlamak için yeni bir televizyonla anlaşana kadar.

Dizide dünyada yaşanan nükleer bir savaş sonrası, yani kıyamet sonrası (post-apocalyptic) bir dünya var. Ancak bu savaşlardan uzun yıllar sonra dünya aynı değildir. Uzak bir gelecekte insanlık yeniden kılıç ve ok kullanıp, ata bindikleri bir çağa dönmüşlerdir. Bir de büyünün olduğu, büyü kullanan Druid’lerin bulunduğu bir dünya var. Bunlara ek olarak dünyada sadece insanlar yaşamıyor artık. Yeni ırklar ortaya çıkmıştır: elfler, cüceler, troller ve tabii kötü yaratıklar.

Dizinin kahramanı ise soylu ve büyülü güçlere sahip Shannara’nın soyundan gelen bir gençtir. Ona yol arkadaşı olarak ise druidlerin sonuncusu Allanon eşlik ediyor. Tabii bir yandan macera başlarken bir yandan da kötünün dünyayı ele geçirmemesi için mücadele veriliyor.

Dizi benim açımdan birçok yönü ile hayal kırıklığı oldu. Tabii bunda kitaplarını okumamın ve beklentimin aşağı yukarı ona göre olduğunu söylemek gerekiyor. Bir yandan da karakter ve oyuncu seçimlerinde de beğenmediğim yönleri var.

Diziyi bir taraftan genç kitle için yapmaya çalışmışlar. Belki bundan dolayı bin yıllardır yaşayan ve kitapta da “Gandalf” türü bir karakter olan Allanon da biraz genç görünüyor.

Diğer taraftan ise ana karakter Wil Ohmsford’u oynayan Austin Butler’ın oyunculuğu ise dizinin en başarısız bulduğu kısmı. Butler günlük yaşamındaki mimiklerini diziye de taşımakla kalmamış, ana karakter karşılaştığı bütün durumlara karşı aynı bakış ve yüz ifadesiyle tepki vererek, aynı “donuk” ifadeyi her seferinde izleyiciye göstermeye devam etmiştir. Sarışın ve yakışıklı bir ana karaterimiz olsun derken ortaya bu çıkmıştır.

Dizi fantastik edebiyat ve film severler için en azından hiçbir şey yokken oturup izleyebilecekleri, ancak pek beklenti içine girmemeleri gereken yapımlardan biridir. Zaten pek tutmadığı için olsa ki iki sezon sonra iptal edilmiştir.

Yılın en iyi filmi ve masalı bir aşk öyküsü: The Shape of Water (2017)


Yönetmen: Guillermo del Toro
Oyuncular: Sally Hawkins
Michael Shannon
Richard Jenkins
Doug Jones
Michael Stuhlbarg
Octavia Spencer
Tür: Macera, Dram, Fantastik, Romantik
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

2017 yılında çok dikkat çeken ve en iyiler arasında gösterilen birkaç film vardı. Bunlardan özellikle üç filmi en baştan izleyeceklerim listesine almıştım. İlk önce “Get Out” filmini izledim ve kesinlikle güzel bir yapımdı. Geçenlerde “Three Billboards…”u izledim ve beklentileri kesinlikle karşıladı. En son olarak da bu yılın Oscar töreninde “En İyi Film” ödülünü alan filme geldi sıra:  Suyun Sesi (The Shape of Water - 2017).

Belki kimilerine göre Oscar “Three Billboards…” filmine verilmeliydi. Ama ben The Shape of Water (2017) filminin ister konusu, anlatımı, yapımı ve görselliği ile Oscar’ı hak ettiğini düşünüyorum. En başta filmin görsel yönünü çok güçlü buldum. Özellikle filmdeki bu yaratığın yapımı o kadar güzel ki alkışı hak ediyor. Zaten eğer sadece bu yaratığın çizimi, kostümün yapımının kamera arkası görüntülerini izlerseniz ne kadar büyük emek harcandığını görürsünüz.

Öte yandan böyle bir yaratık çizmek ve yapmak da kolay değil. Filmin kamera arkası görüntülerinde yönetmen Guillermo del Toro, nasıl bir yaratık hayal ettiğini anlatıyor ve şu cümlesi çok önemli: “Ben âşık olunabilecek bir yaratık istiyorum.” Bir yandan “yaratık” kelimesi hep olumsuz anlamda, öteki ve korkulan bir şey olarak kullanılıyor. Ancak buradaki yaratığın hem gerçek bir yaratık gibi olması gerekiyor, hem de filmin ana karakterinin âşık olabileceği sevecenliğe de sahip olması gerekiyor. İşte Guillermo del Toro burada bunu başarabilmiş.

Guillermo del Toro zaten bu tür filmlerin ve yaratıkların yönetmenidir. Onu Pan's Labyrinth (2006), Hellboy (2004) ve Pacific Rim (2013) gibi filmleri ve bu filmlerdeki benzer yaratıkları ile biliyoruz.

The Shape of Water (2017) filminin konusuna gelirsek; ABD, Baltimore ve yıl 1962. Gizli bir devlet tesisi. Film burada çalışan ve konuşma engelli bir kadının günlük yaşamı ile başlar. Elisa Esposito, bebekken aldığı bir yara sonucu konuşamıyor, ancak duyabiliyor. Hayallerinde ve rüyalarında ise hep sudan bir dünya var.

Bu askeri tesise bir gün Amazon’da yakalanan ve bölge yerlilerinin tanrı olarak gördüğü bir yaratık getirilir. İnsana benzen bir amfibiyen. Bu yaratığa tesiste üç farklı türde yaklaşım var. Tesisin yöneticisi Albay Richard Strickland, yaratığı bir canavar olarak görür ve sürekli işkence eder. Konuşamayan bir yaratıktan işkence ederek ne elde etmeye çalışıyorsa artık. Diğer bir yaklaşım bilim adamı olan Dr. Robert Hoffstetler / Dimitri Mosenkov’un (Amerikalı bilim adamı olarak görünen Sovyet casusu bilim adamı) yaklaşımıdır. O, yaratığa bir yandan şefkatle yaklaşırken, temel amacı onun özelliklerini bilimsel amaçlar, özellikle de Sovyetler’in çıkarları için kullanmak.

Konuşma engelli temizlikçi Elisa Esposito için ise bu yaratık tamamen farklı bir şey ifade eder. En başta her ikisi de konuşamıyor. Ancak yaratık konuşamasa da çok yakında onun zeki olduğunu ve kendisi gibi işaret dilini öğrenebildiğini görür. Ona yemek getirir, müzik dinletir ve ikisi arasında bir bağ oluşur, bir aşk yaşanır.

Masallardaki gibi çirkin ile güzel arasında, bu filmde de yaratık ile bir insan arasında eşi görülmemiş bir bağ ve duygular ortaya çıkar. Zaten filmin yapım tarzı, sunuşu ve müzikleriyle tam bir masalsı atmosfer oluşturuyor. Tabii bu aşkın çok süremeyeceğini düşünür izleyici. Çünkü bir gün sabrı tükenen askeri yönetim, yaratığın sırlarını çözmek için bu sefer de içini incelemeye karar verirler. Yani onu öldürecekler.

Diğer yandan ise Sovyetler de ya bu yaratığı ele geçirmeye ya da ABD’ye de kalmaması için öldürmeye karar verirler. Bu noktadan sonra her şey konuşma engelli temizlikçi Elisa ve onun birkaç arkadaşına kalmıştır. Âşık olduğu yaratığı kurtarmak için yeterli cesareti kendinde toplayabilecek mi?
 

En iyi komedi dizisi: The Big Bang Theory (2007 - …)


Yazanlar: Chuck Lorre, Bill Prady
Başrol: Johnny Galecki
Jim Parsons
Kaley Cuoco
Simon Helberg
Kunal Nayyar
Melissa Rauch
Mayim Bialik
Kevin Sussman
Tür: Kodemi
Yapım: ABD - 2007 - …
Puan: 10

Bazı diziler vardır, moraliniz ne olursa olsun sizi mutlaka güldürür ve zor anlarınızda size birkaç dakikalık güldürü molası yaşatır. Birkaç dakika diyorum çünkü dizinin her bir bölümü sadece 20 dakika. Tabii sadece bir kitaptan çıkarılan 100 bölümlük ve her bölümü iki saati aşan Türk dizileri izlemeye bağımlısıysanız, bu dizi sizi kesmez.

The Big Bang Theory (2007 - …) benim en sevdiğim ve 2010 yılından bu yana izlediğim bir dizi. Komedi türü bir dizi ve diğerlerini bilmeden iddia edebilirim ki şu an devam eden en iyi komedi dizisidir. Dizi başlangıçta dört bilim adamı arkadaş ve sarışın komşuları ile başlamıştı. Şimdi yeni karakterler, evlenenlerle birlikte geniş bir arkadaş grubu oldu.

Dizi başladığında ana karakterler şunlardı: Leonard Hofstadter ve Sheldon Cooper, her ikisi de Caltech’de fizikçi olarak çalışıyor. Bu iki zeki ama bir o kadar da sosyal olarak garip olan ikilinin dairesini karşısına Penny taşınır. Penny, oyuncu olma hayalleri olan ama bir restoranda garson olarak çalışan güzel, çekici bir kadın. Leonard ve Sheldon’un bir de garip davranışları ile dikkat çeken iki arkadaşı var. Biri uzay mühendisi Howard Wolowitz, diğeri ise Hint asıllı astrofizisist Raj Koothrappali.

Dizinin şu an 11. Sezonu devam ediyor ve 12. Sezonunun da şimdiden çekileceği kesinleşmiş. Zaten 11 yıldır devam etmesi, altığı onlarca ödül de nasıl bir dizi olduğunu ortaya koyuyor.

The Big Bang Theory’den (2007 - …) bahsetmişken, dizinin en dikkat çeken karakteri Sheldon Cooper ve performansı ile adından söz ettiren oyuncu Jim Parsons’tan da bahsetmek gerekiyor. En başta şunu söyleyelim. Bu karakter o kadar dikkat çekti ve sevildi ki sadece Sheldon’un çocukluğuna odaklanan yeni bir dizi ortaya çıktı: Young Sheldon (TV Series 2017 - … ).

Sheldon Cooper, zeki olduğu kadar bir o kadar da garip ve bu gariplikleri dolayısıyla izleyiciyi güldüren bir karakter. Ne tür garip davranışları var diye sorarsanız, ne tür yok ki diye cevap veririm. En basitleri yaşadığı evde kendi oturma yeri var. Asla kimsenin oturmasına izin vermez. Bu huysuzlukları ve gariplerine arkadaşları da boyun eğmek zorundadır. Onu susturmanın, çekilir yapmanın tek yolu da budur. Zaten bu gariplikler de saymakla bitmez, birkaçını aşağıda kendiniz izleyin.

Öte yandan bence diziyi herkes sevmeyebilir. Çünkü esprileri belli bir seviyenin üzerinde. Bir de İngilizce bilmezseniz ve Türkçe altyazı ile izlerseniz aynı zevki, anlamı ve espriyi tam olarak yakalayamayabilirsiniz. Ama yine de hiç izlemediyseniz, reklamları ile birlikte 3 saati aşan Türk dizilerinin 20 dakikalık reklam aralarının birinde bu dizinin bir bölümünü deneyebilirsiniz.

Yılın en dikkat çeken filmlerinden: Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (2017)


Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Frances McDormand
Woody Harrelson
Sam Rockwell
Peter Dinklage
Caleb Landry Jones
Tür: Dram, Suç
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

2017 yılının sonlarına doğru film ödülleri bir biri ardına açıklanmaya başlandığında neredeyse bütün listelerde olan ve çok dikkat çeken bazı filmler vardı. Benim de başta Oscar adayları ve diğer listelerde gördüğüm, çok merak ettiğim filmlerden birisi de bu filmdi: Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri - 2017).

Filmin konusuna geçmeden önce, aldığı ve saymakla bitmeyen ödüllerine değinmek gerekiyor. 90. Oscar Ödülleri’nde toplam 7 dalda aday gösterilen Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (2017), Frances McDormand’a “En İyi Kadın Oyuncu” ve “Sam Rockwell”e de “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ı kazandırdı. Film Altın Küre Ödülleri töreninde en iyi film ve senaryo da olmak üzere toplam 4 ödül aldı. BAFTA ödüllerinden 5 ve saymakla bitmeyecek bir dizi ödülü daha var. Kısacası bol ödüllü ve yıldızlı bir film.

Filmin en dikkat çeken özelliği birincisi konusuysa, ikincisi ise yukarıda isimlerini saydığım iki oyuncunun performanslarıdır. Bunun dışında özellikle Sam Rockwell’ın canlandırdığı polis memuru Jason Dixon karakteri de ister yaptığı kötülükler, ister daha sonra başına gelenlere rağmen sonunda “ışığı” görebilerek doğru yolu bulabilen, 180 derece değişebilen bir karakter olarak dikkat çekiyor.


Filmin konusu ise kısaca şöyle: Ebbing isimli bir kasabada, kızı tecavüze uğrayarak öldürülen bir anne olan Mildred Hayes, olaydan aylar geçmesine rağmen polisin bir gelişme kaydedememesine kızarak neredeyse kimsenin kullanmadığı bir yoldaki üç billboardu kiralayarak bir ilan verir. Arka arkaya dizilen ilanlarda şu ifadeler yer alır: "Raped While Dying" (Ölürken Tecavüze Uğradı), "Still No Arrests?" (Hâlâ Bir Tutuklama Yok Mu?) ve "How Come, Chief Willoughby?" (Bu Nasıl Olur Polis Müdürü Willoughby?).

Tabii bu billboardlar kasabalının tepkisine çeker. Özellikle, kanser olan polis müdürüne bu nasıl yapılır diye. Hatta polis müdürü Willoughby da hastalığını bahane ederek, hastalığını duygu sömürme amacı ile kullanarak Mildred Hayes’ten bu ilanlarını kaldırmasını ister. Ancak Mildred Hayes hiçbir şekilde taviz vermez. Bunun sonucu baskı görür, billboardlar yakılır, kendisi de şiddete başvurur derken bu ilanlar bir dizi olaylara sebep olur. Bütün yaşananlar filmdeki bazı karakterlerin tamamen değişmesine de yol açar.

Filmin hem yönetmeni hem de senaryo yazsı olan Martin McDonagh, filmin senaryosunu benzer bir gerçek olaydan esinlenerek yazdığını açıklamıştı.

Film bir yandan tecavüz kurbanların ve çözülmeyen davalarına dikkat çekerken, diğer yandan da “güç” sahiplerinin bu gücü yanlış kullanmalarına değiniyor. Bu güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddet olabilir, bazen normal vatandaşların buna verdiği şiddet içerikli cevap olabilir. Filmde özellikle polisin siyahî vatandaşlara karşı tutumuna çokça atıf yapılıyor. Bir de tabii kullanılan dil vardır ki belirli yaşın altındaki çocuklarla izlenmemesi gereken bir filmdir. 

Tüm zamanların en iyi filmi “The Godfather”; Ama ismini bile duymayanlar…


Yönetmen: Francis Ford Coppola
Oyuncular: Marlon Brando
Al Pacino
James Caan
Richard Castellano
Robert Duvall
Diane Keaton
Tür: Dram, Suç
Yapım: ABD - 1972
Puan: 10

“The Godfather” (Baba - 1972) tüm zamanların en iyi filmlerinden biridir. Hatta bazı listelerde en iyi film, bazılarında ise Citizen Kane’den sonra tüm zamanların en iyi ikinci filmi olarak gösteriliyor. Tabii “The Godfather” filmini herhalde bilmeyen ve izlemeyen yoktur diye düşünüyordum. Ama öyle değilmiş. Bu filmi izlemeyi bırakın, ismini bile halen duymayanlar bile var.

Bahsettiğim kişilerin gençler olduğunu zannedeceksiniz. Çünkü günümüz gençleri neredeyse ellerinden telefon düşmeden sosyal medyadaki birkaç kısa videodan başka bir şey pek izlemezler. Hayır, bahsettiğimiz grubun yaş ortalaması pek de genç değil. Eğitim seviyesi çok düşük, modern dünyadan kopuk Amazon kabileleri ya da Tibet’in dağ köyü sakinlerinden de bahsetmiyorum.

Bahsettiğim grup eğitimli, üniversite mezunu ve çoğu da en az iki dil bilen (biri İngilizce) kişilerden oluşuyor. Zaten beni şaşırtan kısmı da bu oldu. Demek böyle de oluyormuş.

The Godfather (Baba - 1972) filmi sadece tüm zamanların en iyi filmlerinden değildir, aynı zamanda yönetmen Francis Ford Coppola’nın en iyi filmlerinden ve Al Pacino’nun yıldızının parladığı film, Marlon Brando’nun aldığı Oscar dahil 3 Oscar kazanan ve 7 dalda da Oscar’a aday gösterilen bir filmdir. Ayrıca yazar Mario Puzo’nun çok satan aynı isimli kitabından uyarlanan bir filmdir. Kısaca övmekle, methetmekle bitmeyecek çok meziyetlere sahip bir yapımdır.

The Godfather (Baba - 1972) filmini çocukluğumdan bilirim. Bir de yıllar önce kitabını okumuştum. Kitaptaki ayrıntılar ile film daha da canlılık ve anlam kazanıyor.

Filmin konusu ise kısaca şöyle: Vito Corleone (Marlon Brando), çocuk yaşta memleketi İtalya’dan Amerika’ya göç ediyor. Yıllar sonra artık o büyük bir “ailenin” reisidir ve ona “baba” ya da “don” derler. Herkes “Godfather” diye hitap eder ve saygı gösteri. Aynı zamanda yaşadığı şehirdeki mafya ailelerinden birinin başıdır. Bir de ona çok benzeyen bir oğlu var Michael Corleone (Al Pacino). Ailesinin mafya işlerine hiç karışmak istemez ve hep uzak durur. Ta ki bir gün babası vurulana kadar. Kader onu acımasız bir mafya liderine dönüştürecektir.

Yazının başında dediğim gibi The Godfather (Baba - 1972) tüm zamanların en iyi filmlerindendir. Siz de henüz ismini bile duymadıysanız ya da henüz izlemediyseniz mutlaka izleyeceğiniz filmlerden olsun. Eğer bunu izlerseniz iki devam filmini de izlemek isteyeceksiniz zaten.

Bol bol güldüren bir İskandinav mitolojisi filmi: Thor: Ragnarok (2017)


Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Chris Hemsworth
Tom Hiddleston
Cate Blanchett
Idris Elba
Jeff Goldblum
Tessa Thompson
Karl Urban
Mark Ruffalo
Anthony Hopkins
Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera, Komedi
Yapım: ABD - 2017
Puan: 8

Odin, Thor ve Loki, üçü de İskandinav mitolojisinde birer tanrı. Ancak yine bu mitolojiye göre onların da bir sonu var ve bu sonun ismi de Ragnarök. Ragnarök nedir ve mitolojide tanrıların sonu nasıl oluyor diye merak edenler için yazar A. S. Byatt’ın “Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı” kitabını tavsiye ederim.

İşte bu film de ana konusunu mitolojiden alıyor. Tabii bir de DC Comics karakterleri ile süslenerek ve içine bol bol güleceğiniz espriler de eklenerek yapılmış bir film. Mitolojideki Ragnarök ile filmdeki Ragnarok’un farkı da var. En başta mitolojide tüm İskandinav tanrıları Ragnarök’te ölüyor. Filmde ise sadece Odin ölüyor (tam ölmüş de olmayabilir) ve Asgard yerle bir ediliyor. Tabii bunların hepsinin suçlusu da “yaramazlıkları” ile bilinen Loki’dir.

Filmin konusu ise şöyle: Odin ölünce, onun hapsettiği kızı ve ölüm tanrıçası Hela serbest kalır. Amacı Asgard’ı ele geçirmek, ölülerden oluşan ordusu ile tüm evrenin hâkimi olmaktır. Tabii bunu yaparken de eğer Asgardlılar karşısına çıkarsa onları da öldürmek. Thor’un Hela’yı ilk durdurma teşebbüsü başarısız olur ve bu çarpışma sonucunda o ünlü, yok edilemez baltası Hela’nın sadece bir dokunuşu ile un ufak olur. Thor da kendisini bilmediği bir gezegende hapsedilmiş ve arenada dövüşmek zorunda kalan bir köle savaşçı olarak bulur. Tabii burada Hulk ile karşılaşır ve Asgard’ı kurtarma planları yapar.

Thor Ragnarok (2017), Thor Üçlemesi’nin üçüncü filmi ve bence de bu filmler arasında en iyisi. En dikkat çeken ve beğenilen kısmı ise filmdeki espriler. Zaten film de eleştirmenlerde olumlu yorumlar alırken, en beğenilen özelliklerinde biri de mizahı olmuştu.

Ucuz Roman (Pulp Fiction - 1994) ve Tarantino’nun filmleri üzerine


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: John Travolta
Samuel L. Jackson
Bruce Willis
Ving Rhames
Uma Thurman
Tim Roth
Tür: Suç, Gerilim, Dram
Yapım: ABD - 1994
Puan: 9

Deyim yerindeyse Tarantino’yu son günlerde yeniden keşfettim. Hâlbuki daha önce birkaç filmini izlememe rağmen çok da hayranlık duyacak, yeni filmini bekleyecek kadar filmlerini beğenmemiştim. Tarantino kendine has bir üslup geliştiren ve bunu filmlerinde zaman zaman devam ettiren bir yönetmen.

Tarantino’nun daha önce Kill Bill filmlerini izleyip beğenmiştim. Bu normal bir beğenme, on üzerinden ancak 6-7 eden bir beğenme. Yaklaşık 10 yıl önce Rezervuar Köpekleri filmini izlemeye çalışmış bir türlü depodan çıkamayan, uzun ve küfürlü konuşmalarını saçma bulup, sonunu getiremeden bırakmıştım. Pulp Fiction filmini ancak fragmanını izleyip aşırı ve bayağı bulmuştum. Yeniden izleyince ancak birkaç sahnesini izlediğimi daha sonra hatırladım. Yeni filmlerinden Django Unchained (2012) çıktığında “zenci bir kovboy” fikrini ilgi çekici bulmayıp izlememiştim.

Ancak son günlerde Tarantino’nun filmlerini yeniden keşfettim. Bu keşfediş The Hateful Eight (2015) filmi ile başladı. Birkaç yıl önce izleyip çok beğenmiştim. Bu film Western tarzı ile birlikte bana Agatha Cristi’nin kitaplarını anımsatıyordu. Ünlü İngiliz polisiye yazarı zaman zaman okura ipuçlarını vererek cinayeti çözmeye teşvik eder. The Hateful Eight filminde de benzer sahneler var. Bir cinayet yaşanır ve soru şu: Kim yaptı? Bir kulübe tarzı dükkânda bunu yapabilecek birkaç kişi var.

Geçtiğimiz günlerde Tarantino’nun yeni filmi için çalışmalara başladığı haberinden sonra yönetmenin eski filmlerini izlemeye başladım. Sırasıyla Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs - 1992), Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009), Django Unchained ve Pulp Fiction filmlerini izledim. Tabii 10 yıl önce izlediğimde saçma, aşırı bulduğum fazla küfürlü ve kanın su yerine sağa sola sıçradığı sahneler, bu sefer çok farklı bir etki bıraktı. Bunun ardından şu sonuca vardım. Örneğin The Hateful Eight ve Django Unchained gibi Tarantino’nun son filmleri her ne kadar geniş bir izleyici kitlesine hitap etse de işe ilk başladığı ve onu ünlü yapan, “Tarantino” yapan Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction gibi filmleri en azından 30 yaş ve üzeri ve belli bir film beğenisi olan izleyici kitlesine hitap ediyor. 

Bu arada Tarantino filmlerinde bazı oyuncular ile yeniden çalışmayı tercih ettiği fark ediliyor. Örneğin Samuel L. Jackson, Tarantino’nun altı filminde rol almış. Death Proof (2007) filminde gördüğümüz bazı simaları daha sonra Soysuzlar Çetesi’nde tekrar görüyoruz.

Böyle isimler arasında Christoph Waltz’ın da anmak gerek. Avusturya - Almanya’lı aktör Waltz, Tarantino’nun iki filminde rol almış her iki rol için de Oscar kazanmıştı.

UCUZ ROMAN (PULP FICTION - 1994)

Şimdi bu yazının ana konusuna dönelim, Pulc Fiction filmine. Ucuz Roman (Pulp Fition - 1994) Tarantino’nun ikinci kez yönetmen koltuğuna oturduğu ve onu ünlü yapan filmi. Bu film çok rağbet görünce Tarantino’nun ilk filmi olan Rezervuar Köpekleri de bundan nasibini almış ve o da büyük hayran ve izleyici kitlesi elde etmişti.

Pulp Fiction eleştirmenler tarafından olumcu yorumlar almış ve Tarantino’nun “başyapıtı” unvanını kazanmıştı. Ayrıca finansal olarak da büyük başarı elde etmişti. Filmin Bütçesi 8,5 milyon dolar ve topladığı gişe hâsılatı ise yaklaşık 214 milyon dolar.

Film, Los Angeles suç dünyasından şiddet dolu dört öykü anlatıyor. Mafyanın iki kiralık katili, bir boksör, mafya liderinin karısı ve bir lokantayı soymaya çalışan bir çiftin öyküleri zaman zaman bir biriyle çakışıyor. Filmde şiddet sahneleri ve Tarantino’nun filmlerine özgü küfürlü konuşmalar da normal günlük diyaloglar olarak yansıyor.

Öte yandan bu film sadece Tarantino’yu değil aynı zamanda filmde rol alan oyuncuları da ünlü etti. En başta buna örnek filmde mafyanın iki katili rolünü canlandıran oyuncular John Travolta ve Samuel L. Jackson’i göstere biliriz.

Pulp Fiction 7 dalda Oscar’a aday gösterilmişti. John Travolta ve Samuel L. Jackson da Oscar’a aday gösterilen isimlerdendi. Quentin Tarantino ve Roger Avary ise “en iyi senaryo yazarlığından” Oscar almıştı.

Henüz izlemediyseniz bu film 20 yıllık bir klasik ve şimdiden kült film unvanını almıştır.

Duygu yüklü bir aile filmi: Pete ve Ejderhası (Pete's Dragon - 2016)


Yönetmen: David Lowery
Oyuncular: Bryce Dallas Howard
Oakes Fegley
Wes Bentley
Karl Urban
Oona Laurence
Robert Redford
Tür: Aile, Fantastik, Macera, Çocuk
Yapım: ABD - 2016
Puan: 8

Yarıyıl tatili başladı ve aile olarak, çocuklarınızla oturup izleyeceğiniz bir film istiyorsanız bu film tam size göre. Bu filmi kızımla birlikte izledik. Altı yaşındaki kızım ara ara “Beni ağlatmaya başladı” diyerek gözyaşlarını sildi. Tabii ertesi günü tekrarını istedi.

Filmin konusu bana İngiliz yazar Rudyard Kipling’in “Orman Kitabı” eserinin konusunu hatırlattı. Zaten ana tema da bunun üzerine kuruludur.

Filmin konusu şöyle: Beş yaşındaki bir çocuk olan Pete Healy, ailesi ile birlikte seyahat ediyor. Yolculuk sırasında yaşanan araba kazasında Pete’in ailesi ölür. Kazadan sağ kurtulan çocuk da ormanda kaybolur ve peşine bir kurt sürüsü düşer. Pete bu sefer de yeşil bir ejderha tarafından kurtarılır ve 6 yıl boyunca da birlikte yaşarlar.

Altı yıl sonra 11 yaşındaki Pete ilk defa ormanda bir insan ile karşılaşır. Bu onun insanların yaşadığı dünya ile yıllar sonra ilk temasıdır. Olayların gelişmesi sonucu bazı insanlar ormanda gerçek bir ejderha olduğunu öğrenir ve onu avlamaya çalışırlar. İşte bu andan sonra bir yanda altı yıl boyunca ormanda bir ejderha ile yaşayan çocuk, onu evlerine alan aile, daha önce ejderhan ile karşılaşan ve bunu anlattığında da kimsenin inanmadığı ihtiyar (Robert Redrod) ve ejderhayı yakalayıp bundan kazanç sağlamak isteyen bir grup insan.

Tabii bütün bunlar yaşanırken, iyi kalpli ejderhanın durumuna üzülen izleyici de duygu dolu anlar yaşar. Aile olarak oturup izleyebileceğiniz güzel bir Disney filmi.

Tarantino’dan masalsı bir film: Zincirsiz (Django Unchained - 2012)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Jamie Foxx
Leonardo DiCaprio
Christoph Waltz
Kerry Washington
Samuel L. Jackson
Tür: Aksiyon, Dram, Western
Yapım: ABD - 2012
Puan: 9

Yönetmen Quentin Tarantino’nun Django filmi izleyiciye masalsı bir öykü sunuyor. Niye masalsı? Zaten filmin içerisinde de Dr. Shultz’un atlattığı gibi Alman masalında bir prenses olan Broomhilda bir dağın başına hapsediliyor. Dağı da bir ejderha koruyor. Ta ki beyaz atlı prensi gelip onu kurtarana kadar.

Tarantino’nun bu filminde de ana karakter Django’nun köle olan eşi Broomhilda’nın içine düştüğü zor durum ise masaldakinden daha da kötü. O, Django’nun karısı ve ismi “kölelik” olan ejderhanın elinde ve dağın başında (ABD’nin o dönem pek yasaların işlemediği Vahşi Batı denildiğine göre ve ayrıca kölelerin durumu da göz önüne alındığında “dağın başı” diyebiliriz) yardım bekliyor. Django da ancak masallarda bulunan beyaz atlı prens gibi onun yardımına konuşuyor. Kendi canını tehlikeye atma pahasına. Çok masalsı ve yüce bir amaç uğruna.

Filmin konusu ABD’de Sivil Savaş’tan iki yıl önceyi anlatıyor. ABD’nin güneyindeki köleliği, kölelerin durumunu ve içinde bulundukları acımasız şartları izleyiciye Tarantino’nun tarzıyla gösteriyor Zaten filmdeki konuşmalarda da zenci (nigger) kelimesi havada uçuşuyor. Ana karakter Django da her ne kadar film başladıktan sonra özgürlüğüne kavuşsa da siyahi olduğu için, “zenci” denilerek ırkçı ayrımcılığa maruz kalıyor. Bunu bir bara girdiği zaman görüyoruz. Ayrıca bir zenciyi at üstünde, at sürerken görenler çok şaşırıyor, kızıyor.

Bunlar daha filmde kölelerle ilgili anlatılan çok basit kalabilecek olaylar. Dahası sadece bir mal olarak görüldükleri için köle dövüşlerinde çok kolayca öldürülüyor, sahipleri isterse satabilir, isterse öldüre, isterse de köpeklerine parçalatabilir. Kimse bu şartlarda ölen bir köle için kimseye hesap sormayacaktır.

Filmin konusu ise şöyle: Dr. King Schultz bir Alman ve diş doktoru. ABD’ye gelmiş ama burada ödül avcısı olarak çalışıyor. İşledikleri cinayetlerden dolayı ölü ya da diri olarak aranan üç kardeşi bulmak için köle olan Django’yu bulur ve onu alır. Ona yardım etme karşılığında özgürlüğünü vereceğini söyler. Bu işi bittikten sonra Dr. Schultz, Django’nun özellikle silah kullanmada maharetli olduğunu görür ve ona birlikte çalışmayı teklif eder.

Django kabul eder. Ancak Django’nun da çok istediği bir şey var. Köle olan karısı Broomhilda’yı bulmak ve ona kavuşmak. İşte Dr. Schultz ve Django’nun macerası tam da burada başlar. Önlerinde tamamlanması zor bir görev var. Çünkü Django’nun eşi çok sayıda köle sahibi birinin elindedir ve zor birisidir.

Filmde en dikkat çeken oyunculuğu Dr. Schultz karakterini canlandıran oyuncu Christoph Waltz yapıyor. Ayrıca bence bu film Tarantino’nun en iyi filmlerindedir. Zaten filmin beş dalda Oscar’a aday gösterilmesi de bunu gösteriyor. Bu beş adaylıktan iki Oscar da kazanmıştır. Birincisi “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında Christoph Waltz’un aldığı Oscar. İkincisi ise Tarantino’ya “En İyi Özgün Senaryo” dalında verilen Oscardır.

Film ayrıca finansal olarak da başarı elde etmiştir. 100 milyon dolar bütçeli film, dünya genelinde 425 milyon dolar hâsılat elde etmiş ve Tarantino’nun şimdiye kadar en yüksek gişe rakamına ulaşan filmi olmuştu.

Neo-noir bir bilim kurgu filmi: Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı (2017)


Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Ryan Gosling
Harrison Ford
Ana de Armas
Sylvia Hoeks
Robin Wright
Mackenzie Davis
Carla Juri
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Blade Runner 2049 (2017), 1982 yapımı aynı isimli filmin devamıdır. Neo-noir bir bilim kurgu filmi olan “Blade Runner 2049”in yönetmenliğini ise Denis Villeneuve yaptı.

Bu filmi anlamak için biraz da Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) filmini hatırlamak lazım. Tyrell şirketi yeni tür robotlar geliştiriyor. İnsana benzedikleri için de onlara “Replicant” (Kopya) deniliyor. Bu yeni tür robotlar sadece insana benzemekle kalıyor, aynı zamanda da çok zekiler. Bir de bazı “insani” duygular geliştiriyorlar. Bunu mesele bu filmde böyle bir Replicant’ın hatıra olarak sakladığı bir fotoğraf ve arkadaşlarına değer vermesi şeklinde görüyoruz.

Bu robotlar Dünya dışında gezegenlerde, insanların çalışamayacağı zararlı ortamlarda köle olarak çalıştırılıyorlar. Ancak buna başkaldırıyor ve kanlı bir isyan çıkıyor. Bu olaydan sonra Replicant’lar Dünya’da yasaklanır ve “Blade Runner” ismi verilen özel bir güvenlik gücü de onları avlar ve “emekli eder” (öldürür). İlk filmdeki olaylar 2019 yılında geçiyor.

Devam filminde ise zaten filmin isminden de anlaşılacağı gibi 30 yıl geçmiş ve yıl 2049’dur. Blade Runner 2049 (2017), Replicant’larla ilgili olayı bir adım daha ileri taşıyor. Onlar sadece zeki, duygusal ve onları yapanlara isyan etmekle kalmamış. Aynı zamanda ilk filmde bir Blade Runner olan Rick Deckard (Harrison Ford) ile romantik ilişki yaşayan özel üretim bir Replicant olan Rachael, bu ilişkiden bir çocuk da doğurmuştur.

Bu aslında şu anlama da geliyor. Replicant’lar artık bundan sonra kendi aralarında da çoğalabilirler. Kendi başlarına bir topluluk oluşturabilir ve bu da Dünya’da yeni bir türün başlangıcı anlamına geliyor. Biraz da ileri gidersek, eğer insanlar Replicant’ları avlayıp hepsini yok etmek istiyorsa, onların da karşı koyması ile bu büyük bir savaşa da dönüşebilir.

Filmde aynı zamanda yeni bir tür Replicant da görüyoruz. Bunlar yeni model ve eski modeller gibi isyan etmeden efendileri olan insanlara hizmet ediyor. Filmin ana karakteri de böyle bir robot ve ismi K. Polis biriminde çalışıyor ve görevi de Blade Runner. Yani deyim yerindeyse kendi türünü avlayıp “emekli eden” bir robot.

K., bir görev sırasında Rachael’in gömülmüş kemiklerini bulur. İnceleme sonucu kemiklerin bir Replicant’a ait olduğu ve doğum sırasında öldüğü anlaşılır. Artık K.’ya yeni bir görev verilir. Bir Replicant’tan doğan bu çocuğu bulmak ve yok etmek. K., ise etik bir çelişkiye düşer. Şimdiye kadar hep insan yapımı robotları öldürüyordu. Peki, insan yapımı olmayan ve “doğan” bir varlığı nasıl öldürecekti.

Devam filmi olması dolayısıyla Bıçak Sırtı (Blade Runner - 1982) filminin müziği burada da kullanılmış. İlk film çağımızdaki aşırı nüfus artışı, küreselleşme, iklim değişikliği ve teknolojinin gelişmesi sonucu genetik mühendislik konularına dikkat çekiyordu. Blade Runner 2049 (2017) de bu konulara dikkat çekiyor ve bir de üstüne dünyada yaşanan büyük bir yok oluşa değiniyor. Post Apocalyptic (Kıyamet Sonrası) bir dünya.

Filmin ilk sahnelerinde uçsuz bucaksız yapılardan oluşan taş ve demir yığını şehirler var. İnsanlar kıtlık yaşıyor ve bütün canlı örtüsü ölmüştür. Yiyecek olarak ise protein kaynağı olan kurtçuklar yetiştiriliyor. Radyasyon seviyesi bazı bölgeleri yaşanmaz yapmıştır. Hele ana karakter K.’nın bulduğu tahtadan yapılma bir oyuncak at, malzemesi tahta olduğu için o kadar değerli ki gören kişi hemen satın almak istiyor.

Ancak bunun yanında sanal ürünler de ortaya çıkmıştır. K.’nın holografik kız arkadaşı, yeni tür robotlar ve saire. İnsanlık teknolojinin, genetiğin birleşmesinden artık normal cinsel yolla üreyebilen robotlar bile yapmışken, şimdi artık insanlığın soru mu oluyor denilebilecek bir olayla karşı karşıyalar. Çünkü bir yandan da sezaryenle doğan ilk Replicant, diğerlerine de bir ümit olmuş, kendi geleceklerini de planlamaya, örgütlenmeye başlamışlardır.

Tarantino’dan İkinci Dünya Savaşı filmi: Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Brad Pitt
Christoph Waltz
Michael Fassbender
Eli Roth
Diane Kruger
Daniel Brühl
Mélanie Laurent
Tür: Aksiyon, Dram, Savaş
Yapım: ABD - Almanya - 2009
Puan: 8

İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yaklaşık 70 yıl geçmiştir ancak halen film yapımcıları için popüler bir konudur. İşte Quentin Tarantino bu filmi de bir İkinci Dünya Savaşı filmidir.

Nazi Almanya’sı İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın neredeyse tamamını işgal etmişti. Ardından bir yandan Sovyetler Birliği’nin içlerine kadar girerken, diğer yandan da İngiltere Alman savaş uçaklarının bombardımanı altında çırpınıyordu. Savaşı kısa yoldan durdurmanın tek yolu vardı o da bu savaşı başlatan, Nazi ideolojisinin birinci ismi Hitler’i öldürmek, yani suikast. Tarihte böyle bir suikast girişimi yaşanmıştır.

Tarantino da bu fikirden yola çıkaran Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds - 2009) filminde alternatif iki Hitler suikastı hikâyesi anlatıyor. Birincisi ailesi Naziler tarafından katledilen Fransa Yahudisi bir sinema sahibi genç bir kız. Diğer grup ise Avrupa’ya çıkarma yapan ve Yahudi askerlerden olsun ABD birliği ve başlarında Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt) var. Her ikisinin de hedefinde Hitler’in de katılacağı ve Fransa’da düzenlenen bir Alman film galası var. Hitler bu filmin tanıtımına katılacak ve yüzlerce üst düzey Alman subayının olduğu bu etkinlikte büyük bir suikast yapılacaktır.

Filmde Tarantino’nun yapımlarında alışık olduğumuz şiddet ve kanın su yerine aktığı sahneler vardır. Hele ABD askerlerinin öldürdükleri Alman askerlerin kafatası derilerini yüzmeleri en dikkat çekenidir. Çünkü ABD askerlerinin komutanı Aldo Raine, askerlerinin her birinden 100 Nazi askeri kafatası derisi istiyor.

Filmde en dikkat çeken karakter ve bence en iyi oyunculuğu da SS Albayı Hans Landa rolünü oynayan Christoph Waltz sergiliyor. SS Albayı Hans Landa, Nazi işgali altındaki Fransa’ya bir görevle gelmiştir. Burada saklanan Yahudileri bulmak ve film de böyle bir sahne ile başlıyor. Christoph Waltz’in oynadığı Alman SS subayı karakteri, herkesin “elime geçse bir kaşık suda boğarım” diyebileceği bir karakterdir ve oyuncu da rolünü başarılı bir şekilde yapıyor. Hans Landa karakteri sürekli gülümseyen, nazik olan ama bu nazik ve sürekli gülümseyen tip maskesinin altında elindeki gücü sonuna kadar kullanan acımasız ve zorba bir kişilik var. İçi dışının tam tersidir. Bu nazikliği ve gülümsemesi ile insanlara acı vererek her istediği şeyi sahip olduğu güç sayesinde zorla yaptırmasını biliyor.

Tarantino’nun filmi birçok ödül aldı. Ayrıca film “En İyi Yönetmen”, “En İyi Film” ve “En İyi Özgün Senaryo” dâhil sekiz dalda Oscar’a aday gösterilmişti. Ancak sadece bir dalda Oscar kazanmıştır o da yukarıda bahsettiğim oyuncu Christoph Waltz’a verilen “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ıdır.

Bu arada filmin bütçesi ve gişe hâsılatına da değinmek gerekiyor. Filmin bütçesi 70 milyon dolar ve dünya genelinde 321 milyon dolar gibi büyük bir gişe hâsılatı elde ediyor. Bu o zaman kadar Tarantino filmleri arasından en yüksek hâsılat elde eden film olmuştu. Django Unchained (2012) filmi bu rakamı geçince de şimdiye kadar da Tarantino’nun en yüksek gişe hâsılatı elde eden ikinci filmi olmaya devam ediyor.

Tarantino’nun ilk filmi: Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs - 1992)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Harvey Keitel
Michael Madsen
Steve Buscemi
Chris Penn
Lawrence Tierney
Tim Roth
Tür: Suç, Dram, Gerilim
Yapım:  ABD - 1992
Puan: 8

Rezervuar Köpekleri  (Reservoir Dogs - 1992), Quentin Tarantino’nun hem yönettiği hem de senaryosunu yazdığı ilk (bundan önce yazıp ve yönettiği kısa filmi var) uzun metrajlı filmidir. Film aynı zamanda bundan sonra Tarantino “markasının” özellikleri olarak bilinecek nitelikleri de taşıyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz: şiddet içeren sahneler ve suç, küfürlü konuşmalar ve hikâyenin sırayla değil, olaydan öncesi ve sonrasına giderek anlatılması. İşte bunlar ana hatlarıyla bundan sonra Tarantino’nun yöneteceği ve yazacağı filmlerin ana özellikleridir.

Rezervuar Köpekleri, Tarantino’nun ilk filmi olsa da şimdiki ününe ikinci filmi ile kavuşuyor. Ucuz Roman (Pulp Fiction - 1994) hem Tarantino’yu ünlü yapıyor hem de ilk filmini daha da bilinir hale getiriyor.

Rezervuar Köpekleri bundan sonra bağımsız sinemanın klasikleri ve kült filmler arasına giriyor. Birkaç “En İyi Filmler” listelerinde bu filmi görebilirsiniz. Ancak film ilk vizyona girdiğinde eleştirmen tarafından iyi yorumlar alsa da gişe rakamları yüksek değildi. Filmin bütçesi 1,2 milyon dolar ve ABD gişelerinde 2,8 milyon dolar hâsılat elde ediyor. Buna rağmen İngiltere’de 6,5 milyon İngiliz sterlini hâsılat elde ediyor.

Filmin konusu bir elmas soygunudur. Tabii soygun kısmını pek görmüyoruz. Ancak Tarantino kendine has üslupla bize olaydan öncesi ve sonrasını karışık bir sıralamayla gösteriyor. Soygunu bir mafya babası olan Joe organize ediyor ve bir birini tanımaya altı kişiden oluşan bir soygun grubu kuruyor. Kuralı şöyle koyuyor: Bu altı kişiden hiç kimse bir birinin ne adını ne de diğer bilgilerini bilecek. Bir birlerine ise onun verdiği kod adları ile hitap edecekler ve onlar da şöyle: Mr. Blonde, Mr. Blue, Mr. Brown, Mr. Orange, Mr. Pink, and Mr. White.

Tabii soygun başarısız oluyor ve bazıları ölüyor. Geri kalanlar anlaştıkları gibi belirlenen depoya toplanıyorlar. Sordukları soru şu: Bizi kim sattı, aramızdaki köstebek kim? İşte bunu araştırırken, Tarantino izleyiciye soygun öncesinden kesitler sunuyor.

Bugün Tarantino artık ünlü bir yönetmendir. Ancak işe hangi film ile başladığını görmek için Rezervuar Köpekleri  (Reservoir Dogs - 1992) önem taşıyor. Ayrıca burada kullandığı hem hikâyeyi anlatma tekniği hem de şiddet olaylarını işleme tarzı onun diğer filmlerini de etkileyecektir.

2017 yılının en iyi filmlerinden: Kapan (Get Out - 2017)


Yönetmen: Jordan Peele
Oyuncular: Daniel Kaluuya
Allison Williams
Catherine Keener
Bradley Whitford
Caleb Landry Jones
Tür: Korku, Gizem, Gerilim
Yapım: ABD - 2017
Puan: 10

Birçok film eleştirmenleri ve sinema ödülleri listeleri bu filmi çok sık görürsünüz. “2017 yılının en iyi filmleri” listelerinden başlarda yer alan filmlerdendir Kapan (Get Out - 2017).  Zaten filmi izlediğinizde siz de bu görüşe mutlaka katılırsınız. En azından ben kesinlikle katılıyorum.

Filmi izledikten sonra IMDb ve Rotten Tomatoes sitelerinde aldığı puanları görmek istedim. Rotten Tomatoes’ta bu kadar yüksek puan alan filme çok az rastlarım. Tomatometer’de yer alan eleştirmenlerin yüzde 99’u “taze” (fresh) oyu kullanmış. Sayısal olarak ise 297 eleştirmen olumlu, sadece 3’ü olumsuz not vermiş. Kısacası eleştirmenlerin 2017’deki en çok sevdiği filmlerden biri olmuştur.

Filmle ilgili hem dikkatimi çeken hem de beni şaşırtan başka bir bilgi ise küçük bütçeli bir film olmasına rağmen aldığı gişe hâsılatı oldu. Filmin bütçesi sadece 4,5 milyon dolardır. Dünya genelinde 254 milyon dolar gibi yüksek bir gişe hâsılatı elde etmiştir. Büyük bir başarıdır filmin yapımcı ve yönetmeni için.

Şimdi filmin konusuna gelelim. Ana karakter siyahî bir fotoğrafçı olan Chris Washington, beyaz kız arkadaşı Rose Armitage’in ailesi ile tanışmaya onları evlerine gider. Chris biraz tedirgindir. Kendisi siyahîdir, kız arkadaşı beyaz. Ailesi bu duruma nasıl karşılayacaktır? Filmin değindiği konulardan biri de Amerika’da siyahi vatandaşlara yönelik ırkçı olaylardır.

Chris, Armitage’ların evine gelir, anne ve babası tarafından beklediğinden daha sıcak karşılanır ancak garip olan bir şeyler var. Ailenin iki siyahî hizmetçisi var. Davranışları çok gariptir. Chris bir şeylerin yanlış olduğunu sezer ama ne olduğunu anlayamaz. Hele bir sonraki gün Armitage’ların zengin ve beyaz aile arkadaşları yıllık geleneksel toplantıları için onların evinde toplanır ve işler daha da garipleşir. Gelenler arasında yine garip ve kendisinde değilmiş gibi davranan siyahî bir kişi de var. En garip kısmı ise aniden kendisi kaybeden bu misafir, Chris’e “get out” (kaç buradan) diye bağırmaya başlar.

Filmde zaman zaman psikolojik korku ve gerilim anları zirveye çıkar. Sonuçta ortaya “2017’nin en iyi filmi” adını hak edecek bir yapım çıkmıştır.

Kadınlara yönelik cinsel saldırılara dikkat çeken film: Kardaki İzler (Wind River - 2017)


Yönetmen: Taylor Sheridan
Oyuncular: Jeremy Renner
Elizabeth Olsen
Graham Greene
Kelsey Chow
Jon Bernthal
Tür: Suç, Dram, Gerilim, Gizem
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Kardaki İzler (Wind River - 2017), yönetmeni ve senaryo yazarı Taylor Sheridan olan ve kadınlara yönelik cinsel saldırı ve tecavüzlere dikkat çeken bir film. Özellikle de Amerikan Kızılderililerinin rezervasyonlarında sayıları bile bilinmeyen kayıp kadınlar konusuna dikkat çekiyor.

İçerisinde kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı ve tecavüz olan filmleri sevmiyorum. Daha doğrusu böyle sahneleri izlemeye dayanamıyorum. Bu filmde de böyle bir sahne ve bir kıza tecavüz var. Ancak konuyu işleyiş tarzı ve sonda da “ilahi adalet” ya da “ettiğini buldu” diyebileceğimiz bir tarzda bitmesi bir nebze de olsa izleyiciyi çektiği acılardan kurtarıyor.

Filmin konusu şöyle: ABD’nin Wyoming eyaletindeki Wind River Kızılderili Rezervasyonu’da ABD Orman Servisi görevlisi Cory Lambert (Jeremy Renner), dağlık bölgede karlar içinde donmuş bir genç kız cesedi bulur. İncelemeler sonucu kızın darp sonucu soğukta donarak öldüğü anlaşılır. Ayrıca tecavüze de uğramıştır.

Soruşturma için bölgeye FBI ajanı Jane Banner (Elizabeth Olsen) gelir. Ancak adli uzman tarafından kızın ölüm sebebi cinayet değil de soğuktan donma olarak rapora yazılınca daha fazla FBI desteği çağıramaz. Bölge Şerifi Ben’in elinde sadece altı adamı var. Olayı araştırmak ve çözmek de FBI ajanı ve orman servisi görevlisi ve aynı zamanda iyi bir avcı olan Cory Lambert’e kalır.

Araştırmalar sonucu ormanda bir ceset daha bulunur. Vahşi hayvanların da parçaladığı cesedin kızın erkek arkadaşına ait olduğu öğrenilir. İşte bundan sonra asıl “av” başlar. Hedef ise bu vahşi cinayet ve çirkin saldırıları yapan ya da yapanları bulmaktır. Bundan sonra ise izleyicinin nefesini tutarak izleyeceği olaylar ve sahneler başlar.

Filmin başlarında “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” yazısı görülüyor. Hem yönetmen hem de senaryo yazarı Taylor Sheridan, filmi Kızılderili rezervasyonlarında kadınlara yönelik binlerce cinsel saldırı vakalarını dikkate alarak yazdığını söylemişti. Filmin sonunda ise yine bir not var. Notta, “Her bir etnik grup için kayıp kişi istatistikleri tutulurken, kayıp Kızılderili kadınların sayısı ise bilinmiyor.” deniliyor.

Film hem eleştirel hem de finansal olarak başarı elde etmiş ve şimdiden ödüle layık görülmüştür. Filmin bütçesi 11 milyon dolar, gişe hâsılatı ise 40 milyon dolardır.

Grimm masallarının polisiye ile birleştiği fantastik bir dizi: Grimm (2011 - 2017)


Yazanlar: Stephen Carpenter, David Greenwalt, Jim Kouf
Başrol: David Giuntoli
Russell Hornsby
Bitsie Tulloch
Silas Weir Mitchell
Sasha Roiz
Reggie Lee
Bree Turner
Claire Coffee
Tür: Dram, Fantastik, Polisiye, Suç, Korku, Gizem
Yapım: ABD - 2011 - 2017
Puan: 9

Grimm (2011 - 2017), altı sezon ve 123 bölümlük fantastik bir dizidir. Dizinin konusu bir yandan Alman masal yazarları Grimm Kardeşleri’nin hikâyelerinden ilham alırken, diğer yandan da polisiye konusunu işliyor. Grimm Kardeşleri’nin masalsı kahramanları ve canavarlarını modern dünyamıza uyarlayarak, fantastik bir polisiye çıkarmışlar karşımıza. Fantastik kitap ve filmleri sevenlerin beğeneceği bir dizidir.

Dizinin konusu kısaca şöyle: Ana karakter Nick Burkhardt (oyuncu David Giuntoli), Portland Polis Merkezi’nin bir detektifi ve bir gün öğreniyor ki Grimm adıyla bilinen dünyanın koruyucularının soyundan geliyor. Aslında Grimm masalları ve bu masallardaki canavarlar gerçekmiş ve bizimle yaşayan mitolojik yaratıklarmış. İşte bu Grimm’ler de yüzyıllar boyunca Wesen (Almanca yaratık anlamına geliyor) denen mitolojik yaratıkları bulup avlayan ve böylece dünyayı ve insanları korumaya çalışan bir nesildir. Tabii bir de onları diğer insanlardan ayıran özellikleri var. Mesela Wesen’ler insan şeklinden yaratığa dönüştüğünde onları görebiliyorlar. Normalde insanlar göremez. Wesen’ler de Grimm’leri tanır ve onlardan korkarlar.

Nick Burkhardt ve ortağı detektif Hank Griffin de karşılarına çıkan ve normal adli tıp tarafından çözülemeyen ve Wesen’ler tarafından işlendiğini bildikleri cinayetleri çözmeye çalışırlar. Onlara ilk sezondan kurt türü bir Wesen olan “Blutbad” arkadaşı Monroe da yardımcı olur. Kısacası bizim kahramanımız Nick ecdadı gibi önüne çıkan her Wesen’i öldürmüyor, sadece kötü olanları, insanlara zarar verenleri ve o da başka bir seçeneği olmadığında öldürüyor.

Dizinin en güzel tarafı, masalsı, mitolojik canavarları günümüz dünyasına uyarlaması ve güzel bir şekilde yorumlamasıdır. Özellikle farklı ülkelerde halk arasında halen konuşulan ve çocuklar korkutulan canavarları bu dizide farklı bir yorumlama ile canlı kanlı görebilirsiniz.

Dizinin bir diğer özelliği ana karakterler arasındaki sıkı bağları olan arkadaşlıktır. Nick ile Monroe çok sıkı iki arkadaştır. Bu gruba ayrıca Nick’in ortağı Hank Griffin, kız arkadaşı Juliette Silverton da katılıyor. Ayrıca gruptaki en ilginç karakterlerden biri de Çavuş Drew Wu’dur. Monroe’nun eşi ve tilki türü bir Wesen olan Rosalee Calvert de bu arkadaş grubunun üyesidir.

Dizi boyunca bu ekip çok farklı türden yaratıklar ile mücadele eder. Her seferinde karşınıza çıkacak ve farklı özelliklere sahip yaratıkları dizide yorumlamaları taktire değer. Bir de her bölümden farklı olarak, her sezonun kendi bütün bir konusu ve Nick’in mücadele vermek zorunda kaldığı daha büyük güçler var. Onlarla mücadele ise daha çetindir.

Dizi ilk beş sezon her biri 22 bölüm yayınlanırken, son sezon sadece 13 bölüm yapılmıştır. Ancak buna rağmen diyebilirim ki izlediğim en başarılı dizi sonlarından birine sahiptir. İzleyiciyi 6 sezon sonunda çok tatmin eden, iyi ki izlemişim dedirten mutlu bir son ile bırakıp gidiyor.

Tabii bir de dizinin son sahnesi var ki açık kapı bırakıyor. Bu açık kapı son sahnede görünen yukarıda bahsettiğimiz arkadaş grubunun üyelerinin çocukları ile ilgilidir. İşi bu sefer onlar devralmış ve daha da büyüterek devam ettiriyor. İşte bu son, izleyicide keşke devam etse isteği uyandırıyor.

Yönetmen Clint Eastwood, başrolde Tom Hanks ve heyecan dolu bir film: Sully (2016)


Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Tom Hanks
Aaron Eckhart
Laura Linney
Tür: Biyografi, Dram
Yapım: ABD - 2016
Puan: 10

Sully (2016), Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı her saniyesi heyecan dolu ve bir de gerçek bir olaydan uyarlanan çok güzel bir yapım. Bir de başrolde en başarılı bulduğum oyunculardan biri olan Tom Hanks olunca bu filme artık söz olamaz.

Öncelikle filmin yönetmeni Clint Eastwood’dan bahsetmek isterim. Clint Eastwood denince benim aklıma ilk önce Western filmleri ve “İyi, Kötü ve Çirkin” (1969) filmi geliyor. Bu çocukluğumda bildiği Clint Eastwood. Bir de son yıllarda başarılı yönetmenliği ile tanıyorum Clint Eastwood’u. Bu filmi ile bir daha kendisini ispatlamıştır benim için.

Filmin başrollerinde ünlü aktör Tom Hanks var. Geçtiğimiz aylarda Tom Hanks’in bir gemi kaptanını canlandırdığı Kaptan Phillips (Captain Phillips - 2013) filmini izlemiştim. Özellikle Kaptan Phillips’in korsanlarda rehin olduğu son anlar ve kurtarıldıktan sonraki durumunu, yaşadığı şoku çok etkileyici ve gerçekçi oynuyor. Bu filmde de Tom Hanks yine bir kaptan ama bu sefer bir uçağın kaptanı, pilot olarak görüyoruz.

Sully (2016) filminin konusu ise şöyle: 2009 yılında New York’tan havalanan ve 155 yolcusu ile mürettebatı bulunan bir yolcu uçağına bir kuş sürüsü çarpar. Uçağın her iki motoru da devre dışı kalır ve Kaptan Chesley "Sully" Sullenberger, acil iniş için işlemlere başlıyor. Kule uçağı acil iniş için bir havaalanına yönlendiriyor. Ancak Kaptan Sully, havaalanına varamayacağını düşünerek uçağı Hudson nehrine indiriyor. Olayda tek bir yolcunun bile burnu kanamıyor ve herkes sağ kurtuluyor.

Ancak buna rağmen Sully ve ikinci kaptan Jeff Skiles hakkında soruşturma açılıyor. İddia ettikleri şudur ki kaptan uçağı Hudson nehri yerine havalimanına indirebilirdi. Ancak Kaptan Sully bulundukları durumda bunun imkânsız olduğunu savunuyor. Tabii herkesin kahraman ilan ettiği Sully, bir yandan da zor anlar yaşıyor ve yaptığını savunuyor, ispatlamaya çalışıyor.

Filmin en beğendiğim tarafı uçağın acil iniş yapması, yolcuların durumu, kurtarma çalışmaları ve diğer olaylar çok gerçekçi olarak yansıtılmış. Bir de bu olay farklı yönlerden birkaç defa, izleyiciye sunuluyor. Biri kontrol kulesinde yaşananları, diğeri kokpitte olanlar, yolcuların yaşadıkları ve tabii ki kurtarma çalışmaları. Bunlar parça parça da olsa güzel bir sıralamayla izleyiciye sunuluyor ve her defasında heyecan doruğa yükseliyor.

Bu arada film Kaptan Chesley "Sully" Sullenberger’in olayı da anlatan otobiyografi kitabından uyarlanmıştır. Filmin sonunda da Kaptan Sully ve olayın şokunu yaşayan gerçek yolcuların bir arada olduğu görüntülerini görüyoruz.

Fantastik bir film: Wonder Woman (2017)


Yönetmen: Patty Jenkins
Oyuncular: Gal Gadot
Chris Pine
Robin Wright
Danny Huston
David Thewlis
Connie Nielsen
Said Taghmaoui
Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
Yapım: ABD - 2017
Puan: 9

Wonder Woman (2017), DC Comics’in çizgi romanlarında aynı isimle yer alan bir süper kahramanı konu edinen fantastik bir filmdir. Ortaya güzel bir yapım çıkmıştır. Yönetmeni Patty Jenkins olan filmin en çok başlangıç kısmını ve konuyu Yunan mitolojisine kadar götürmesini beğendim.

Başlangıçta masalsı bir dünyaya götürüyor film bizi. Sadece Amazonların yaşadığı, dünyanın geri kalanından soyutlanmış, bir kalkanla korunan bir ada. Filmin ana karakteri, süper kahramanı Wonder Woman diğer ismiyle Diana Prince işte bu adada büyür. Amazonlar Kraliçesi’nin kızıdır. Büyürken de Amazonlar tarafından iyi bir savaşçı olarak yetiştirilir.

Filmin konusunun Yunan mitolojisine dayandığını söylemiştim. Konusu şöyle: Zeus’un insanlığı yaratması savaş tanrısı Ares’i kıskandırır ve o da insanlığın yıkımı için savaş başlatır. Ares aynı zamanda Zeus’un oğludur. Bu savaşı durdurmaya çalışan Zeus dışında diğer tanrılar Ares tarafından öldürülür. Zeus ise Ares’i yaralar ve son gücü ile de Amazonların yaşadığı adayı yaparak onlara Ares’i gelecekte dönmesi durumunda onu durduracak “tanrı öldüren” bir silah verir.

Diana da dünyanın geri kalanından soyutlanmış bir adada bu masalları okuyarak ve öğrenerek büyür. Tabi ki bir gün Amazonların hala kılıç, ok, mızrak kullandığı, at bindiği dünyasına bir uçak girer ve denize düşer. Diana, Yüzbaşı Steve Trevor’ı uçaktan kurtarır. Onlara, Amazonlar korunaklı adalarında huzur içinde yaşarken, Birinci Dünya Savaşı’nın dünyanın geri kalanında büyük yıkıma yol açtığını anlatır. Artık Diana’ya yol görünmüştür, dünya savaşına Ares’in yol açtığını düşünür ve annesinin itirazlarına rağmen gidip onu durdurmaya karar verir. Diana’nın macerası, Wonder Woman olduğunu keşfetmeye giden yol ve kahramanlıkları bundan sonra başlar.

Wonder Woman (2017) hem eleştirmenlerden olumlu değerlendirme aldı hem de dünya genelinde 800 milyon doları aşan hâsılat ile finansal da başarı elde etti. Bir de kadın bir yönetmenin süper kahramanı kadın olan güzel bir filmle başarı elde etmesi de takdire değerdir. Patty Jenkins’in başarılarının devamını diler, yapacağı yeni filmleri sabırsızlıkla beklerim.

Christopher Nolan’ın en iyi çalışması: Dunkirk (2017)


Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Tom Hardy
Cillian Murphy
Mark Rylance
Aneurin Barnard
Kenneth Branagh
Tür: Aksiyon, Dram, Savaş, Tarih
Yapım: ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda - 2017
Puan: 8

Dunkirk (2017), hem yapımcısı hem yönetmeni hem de senaryo yazarı Christopher Nolan olan tarihi bir filmdir. Film 1940 yılında Almanların Fransa’yı işgali sonucu Dunkirk’te sıkışıp kalan Müttefik İngiliz, Belçike ve Fransız kuvvetlerinin bu şehirden tahliyesini anlatıyor.

Tabii tahliye kolay değildir. Bir yanda tahliyeyi bekleyen 300 bin asker bulunuyor. Diğer yanda ise onları tahliye edecek gemi sayısı azdır. Ayrıca Almanlar da hem karadan, hem havadan hem de denizden sıkıştırıyor, vurmaya devam ediyor.

Filmin ana karakteri İngiliz ordusundan bir er ve ismi Tommy. Alman ablukasındaki şehirde bulunan birliğinden sadece o sağ kalır. Zaten tek kurşun bile atamadan silahını düşürür ve kaçmaya başlar. Sahile gelir ve burada tahliye bekleyen binlerce asker görür. Bundan sonra hem Tommy hem de diğer askerlerin tek uğraşı nasıl ederiz de bir gemiye binip buradan kurtuluruz çabasıdır. Bütün askerlerin yüzünden bıkkınlık, moralsizlik okunuyor.

Tabii bir gemiye binmek İngiltere’ye varacağınız anlamına gelmiyor. İçi asker ve yaralı dolu gemiler Fransa’dan ayrılınca ya Alman savaş uçakları tarafından bombalanıyor ya da Alman denizaltılar tarafından batırılıyor. Tommy de tam da bir gemiye binmeyi başarmışken, bu sefer gemi batıyor ve yeniden sahile dönüyor. Tabii İngiltere’ye dönene kadar kaçmaya, mücadeleye devam edecektir.

Tahliye çalışmalarına ise İngiltere’den donanmadan olmayan balıkçı gemileri, yelkenliler ve yatlar da gelir. İşte bütün bu çabalar sonucu Dunkirk’ten 300 bin kişi tahliye edilir. Filmde de belirtildiği gibi Winston Churchill bu rakamın sadece onda birini yapabileceklerini ümit ediyordu.

Nolan’ın filmdeki karakter seçimi çok ilginçtir. Genelde savaş filmlerinde ana karakter bir kahraman olur ve cesaretine şahit oluruz. Ancak burada ana karakter Tommy silahını tek bir kez bile ateşlemeden yere atıp kaçan bir erdir. Diğer bir önemli karakter, tahliye edilebilmek için ölü İngiliz askerinin kıyafetlerini giyen Fransız asker Gibson’dur. Tabii hiç kahraman yok da değildir. Tahliyeye yardıma gelen ve kahramanca savaşan İngiliz pilotları da var.

Filmin çekimleri çok güzel, müzik, yönetmenliği ve sinematografisi de övgüye değerdir. Ancak Nolan filmde çok az diyalog, konuşma koymayı seçmiş. Bu da dikkat çeken başka bir özelliğidir filmin.

Film Christopher Nolan’ın en iyi çalışması ve şimdiye kadarki en iyi savaş filmlerinden biri olarak nitelendirilmiştir. Birincisine katılıyorum ama ikincisine pek katılmak mümkün değil. Film 2. Dünya Savaşı döneminde geçen bir olayı anlatıyor ancak tam bir savaş filmi sayılmaz. Konusu daha çok bir kaçış, bir tahliyedir. Pek savaşan taraf göremiyoruz. Hatta Almanlardan savaş uçakları dışında kimseyi görmüyoruz.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Film İzle - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger